üretim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
üretim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2020 Salı


BİLGİ TOPLUMU MU,
YOKSA
“ BAŞKA BİR ŞEY”  TOPLUMU MU?

ÖZET:
Bu makalede çağımız toplumuna ad olarak sıkça kullanılan "bilgi toplumu" kavramının yanlışlığını, bilgi ve toplumsal yapıyı, ihtiyaçları ve üretim ilişkisini, bu arada "artı değer" kavramını yeniden  değerlendirdim.

GİRİŞ:
Son yıllarda “bilgi toplumu” diye bir kavram çok konuşulur oldu. Nedir bilgi toplumu? Yeni bir şey mi? Yoksa “yeni bir şey” diye mi öne çıkarılıyor ve öyle algılıyoruz.
Evet. Son yıllarda çokça konuşulan bilgi toplumu kavramı “yeni bir şey” diye önümüze konuyor ve öyle bilmemiz isteniyor.
Yani, günümüzde dijitalleşmeyi, internetin hayatımıza girmesini, otomasyonu, sensörlerle bazı eşyaları ve makineleri kontrol edebilmemizi ve bunun gibi birçok şeyi yapabilmeyi beceren toplumlara genel olarak “bilgi toplumu” adı verilmektedir.
Bilgi toplumu kavramı, işaret ettiği toplumun niteliğini tam olarak tarif ediyor mu?
Bunun cevabını toplumda üretim biçiminin değiştiği her dönemeçte bilginin üretim sürecindeki yerini belirleyerek vermek en doğrusu olacaktır, diye düşünüyorum.
Bundan daha önce “bilgi” kelimesinin tanımına bir göz atalım.

BİLGİ NEDİR?
Bilgi insanın yaratılış anından itibaren insanın bilincinde yer eden, insanın bedenine ve dış dünyasına ait her şeydir.
Yani bilgi insanla vardır. Hayvanlarda ve bitkilerde bilginin şimdilik olmadığını varsayıyoruz. Ya da çok sığ bir bilgiye sahiptir demekle yetinelim ve bunun ayrıntılı cevabını bilim adamlarına bırakalım. Biz burada entelektüel düzeyde bir tartışma yapıyoruz. Anlattıklarımız bu yönden değerlendirilmelidir.
Bilinç nedir? Bilinç, bilme eylemidir. Organlarımızla aldığımız her türlü duyuya bilerek tepki verme bilinçtir.
Yaratılışı, ister Adem’in yaratılışına ya da insansı canlının oluşmasından başlatalım. Hangi zaman diliminden başlatırsak başlatalım insan yaratılışından (oluşumundan) itibaren bilinçli bir varlıktır.  İnsanın ilk yaratılışı ve evrimi konusunda bazı teoriler vardır. Biz bilginin kısmen bu teorilerden faydalanarak yaratılıştan (ya da oluşmadan), ama daha iyi anlaşılabilmesi için insanın anne karnına düşmesinden ve doğmasından itibaren insanda nasıl oluştuğunu anlamaya çalışacağız.
Türk Dil Kurumuna göre “bilgi” insan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütünü, bili, malumat olarak tarif edilmiştir.
Ya da öğrenme, araştırma veya gözlem yolu ile elde edilen gerçek, malumat, vukuf;
Ya da insan zekâsının çalışması sonucu ortaya çıkan düşünce ürünü, malumat, vukuf.
Ya da ilk sezi durumunda zihnin kavradığı temel düşünceler.
Ya da kişinin veriye yönelttiği anlam olarak anlamlandırılmıştır.
Yani kısaca bilgi her şeydir. Başka bir deyişle bedende ve insanın dışında yani dış dünyada var olan varlık ve meydana gelen olayların insan beyninde meydana getirdiği değişikliktir.
Beyinde oluşan bu değişiklikler, değişikliği meydana getiren varlık ve olaylar, benzer ve benzemeyen özelliklerine göre beyinde sınıflandırılır ve depolanır. İnsan beyni depoladığı bu bilgilere ölünceye kadar yenilerini eklediği gibi, mevcut bilgileri kendi arasında, ya da yeni edinilen bilgilerle karşılaştırıp yeni yeni bilgiler elde edebilir ve bu bilgiler doğrultusunda karşılaştığı varlık ve olaylarla ilgili yeni değerlendirmeler yapabilir. Neden sonuç ilişkileri kurabilir.  Biz buna beynin muhakeme etme yetisi ya da bilgi üretmesi diyoruz.
Ancak bu aşamada konumuz beynin muhakeme etme yetisinden ve bunun anatomik, hücresel, moleküler ve atomik düzeyde nasıl geliştiğini, işlediğini incelemek değil. Bunu belki ileride moleküler tıp konusu geldiğinde entelektüel düzeyde ele alabiliriz.
Tekrar konumuza dönecek ve toparlayacak olursak bilgi, doğduğumuz andan itibaren hatta bazı bilim adamlarına göre anne karnındayken bile duyu organlarımızla ya da düşünerek edinilen ve insan davranışına yön veren her şeydir. Doğduğumuz andan itibaren milyonlarca ses, koku, görüntü vs ile karşılaşıyoruz ve bunları beynimizde depoluyoruz..  Bu bilgileri, her yaşta ve her olay karşısında yeni bilgilerin ışığında değerlendirmeye tabi tutuyoruz ve bunlarla davranışlarımıza yön veriyoruz. Bu yön verme, bireysel olarak ve toplumda oluşan işbölümüne uygun olarak davranışlarımıza yansımaktadır.
Buradan şuraya varmak istiyorum. Bilgi, insanın varoluşundan bu yana varsa ve insan, gelişimini, -evrimle birlikte- her şekilde edindiği yeni yeni bilgilerlerle sağlıyorsa, bilgi insanlığın her zaman diliminde var olmuştur. Yani avcı toplayıcı, tarım, sanayi ve dijital çağ diye isimlendirdiğimiz insan yaşamının evriminde gerçekleştirdiği her sıçramada, her zaman diliminde bilgi vardır ve insan gelişimine biyolojik evrim kadar katkı sağlamıştır.
O zaman “bilgi toplumu” kavramının “günümüzle” ilişkilendirilmesinin bir anlamı kalmıyor.

BİLGİ VE TOPLUM:
Birden çok insanın bir arada yaşadığı topluluklara kısaca toplum diyebiliriz.  Ancak bu tarif biraz eksiktir. Toplum daha çok içinde yaşayan kişi ve kişi topluluklarının ihtiyaçlarına göre yatay ve dikey iş bölümünü gerçekleştirdikleri insan topluluklarını anlatır.
Dikkat edilirse burada yeni bir kavramlarla karşı karşıya kaldık.  “İşbölümü” ve “İhtiyaç”
İhtiyaç,  insan ve toplumun davranışlarına yön veren ana etmenlerden biridir. İhtiyaçların giderilmesinde bilginin ana unsur olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Örneğin avcı ve toplayıcı toplum döneminde beslenme ihtiyacı, av hayvanlarının ve bazı bitkilerin bilgisinin oluşmasını sağlamış ve o toplumu tarım toplumuna taşımıştır.
Bu açıklamalardan sonra yaşadığımız zaman diliminde var olan topluma bilgi toplumu diyebilir miyiz? Bu soruya hem evet hem de hayır diye cevap verebiliriz. Evet deriz çünkü bu zaman diliminde de geçmişten gelen bilgilerin birikimi ve yeni bilgilerin edinilmesi sonucunda toplum yaşamını sürdürmektedir. Hayır deriz. Çünkü bilgi yaşam sürecinin her zaman diliminde vardır ve sadece bu çağa ait değildir.  
İnanlık var oldukça yeni bilgilerin edinilmesi kaçınılmazdır. Bilgi bir süreç içinde devamlı olarak oluşmakta ve beynimizde depo edilmektedir. Bunu “öğrenmenin yaşı yoktur” özdeyişi de bir bakıma anlatmaktadır.

İhtiyaçlar:
Maslow’un ihtiyaçların önceliğini anlatan meşhur piramidini her halde hepimiz biliyoruz.
Maslow’un kuramına göre, insanların motivasyonu dış faktörlerden ziyade kişinin kendi ihtiyaçlara dayanmaktadır. Kişinin ihtiyaçları bir hiyerarşi içinde gruplandırılmaktadır. Yani, kişiye dışarıdan gelen ödül veya ceza gibi faktörler, bu kurama göre motivasyon üzerinde çok etkili değildir.
Maslow ihtiyaçları  5 ana kategoriye ayırmaktadır.
1.    Fizyolojik İhtiyaçlar: Beslenme, sağlık, üreme ve buna benzer temel yaşamsal ihtiyaçlar
2.    Güvenlik İhtiyacı: Dış faktörlerden kaynaklı tehlikelerden korunma
3.    Sosyal İhtiyaçlar: Aidiyet, sevgi, kabul görme, sosyal yaşam vb.
4.    Değer Verilme/Saygınlık İhtiyacı: Statü, başarı, itibar, tanınma
5.    Kendini Gerçekleştirme: Gelişim, bir işi başarıyla tamamlama, yaratıcılık

Dikkat edilirse ihtiyaçların bazıları bireysel, bazıları toplum içinde işbölümü ile giderilebilecek niteliktedir. İhtiyaçlar nasıl giderilecektir.  Elbette bir gıdanın, bir giysinin bir konutun vs. gibi ürünlerin üretilmesi ile giderilecektir.  Avcı toplayıcı toplumda bile üretim bilgi ile gerçekleşmiştir. Bir bitkinin ne zaman nerede yetişeceği, ne zaman olgunlaşacağı, zehirli olup olmadığı, neresinin yararlı olup,  neresinin yararlı olmadığı gibi bir sürü bilgi avcı toplayıcı toplumda var olan bir bilgidir. Bireysel de olsa ihtiyaçların daha kolay ve verimli giderilmesinde bilgi kadar işbölümü de önemlidir. İş bölümünün, üretim ilişkisi kavramını beraberinde getirdiği hemen anlaşılacaktır.

Üretim İlişkisi:
Üretim ilişkisi kavramı ile birlikte işbölümü kavramını da biraz açıklamak gerekiyor. Üretim ilişkisi bireysel bir ilişki olabileceği gibi toplumsal bir ilişki içinde de olabilir. İşte üretimin, toplumsal yapı içinde gerçekleşmesi durumunda işbölümünden söz ederiz.
Örneğin bu durum, bir kişinin yalnız kendi başına ve kendi ihtiyacı için ürettiği mal ve hizmetlerde böyledir. Eğer kişi ürettiklerinin bir kısmını kendi, diğer bir kısmını da başkaları için üretiyorsa o zaman iş bölümü içinde üretim yapıyor denir.
İşbölümü bizim konumuz değil. Biz daha çok üretim ilişkilerine yoğunlaşacağız.
Üretim ilişkilerini açıklamadan daha önce de üretim araçlarından söz etmek gerekiyor. Yani bir şeyi üretmek için gerekli olan şeylerden.
Üretmek için öncelikle bir insan davranışına gereksinim vardır. Örneğin bir taş parçasının üretilmesi için o taşın bir kayadan koparılması gerekmektedir. Bu bir insan davranışı sonucunda oluşmakta ve insan bu eyleminde bir zaman ve bir güç harcamaktadır. İşte insanın bir şey üretirken harcadığı zaman ve güce biz ham emek diyoruz. Eğer bu kişi taşın kayadan kopartılması sırasında daha önceden edindiği bir deneyimi yani bilgiyi de kullanmışsa bu emeğe de biz nitelikli emek diyoruz. Kısaca bir insanın bedensel ve fikren üretime yaptığı bu katkıya emek diyoruz. Emek ile emek gücü arasında farkın olduğunu söyleyen Marks gibi bilim adamları da vardır. Marks, emek gücünü, bir insanın bir bütün olarak fiziki kuvveti ile zihinsel yetilerinin toplamıdır, diye tarif ediyor.  Emek ise bir üretim ilişkisinde bu toplamdan ne kadarını ne kadar sürede harcayacağını anlatır. Yani Emek =Zaman*İşgücü

Artı Değer Kavramı  Yanlış mı?
(İşverenin Konumu ve Üretimdeki Yeri)
Üretim ilişkisi içinde bir emek karşılığı üretilen mal ve hizmetin değeri, kuramsal olarak harcanan emeğin yerine konabilmesi için insanın almak zorunda kaldığı beslenmeden tutun, barınma, eğitim, sağlık, varlığını sürdürme vs. gibi tüm ihtiyaçları için ödeyeceği bedeldir.
Marks’ın artı değer teorisine göre zamanla üretim araçlarını bir şekilde ele geçiren işveren, emeğini satın aldığı kişilere emeklerine karşılık ürettikleri değerlerden daha az bir ücret öder. Üretilen ürünün değeri ile emekçiye ödenen ücret arasındaki farka “artı değer” denmektedir.
Artı değerin klasik tanımında işveren’in üretim sürecine katkısı sıfır olarak değerlendirilmektedir. Bence bu iki yönden yanlıştır.
Birincisi her şeyden önce işverenin üretim sürecinde ortaya koyduğu sermayenin kaynağı da emektir. Bir başka anlatımla işverenin üretim aracı olarak ortaya koyduğu sermaye, bir şekilde (tasarruf ederek, bularak, zorla ele geçirerek vs.) ele geçirdiği emeğin/emeklerin karşılığıdır. Yani işveren de üretim sürecine emeklerden oluşan ve adına sermaye denilen bir üretim aracı koymaktadır. Bunun doğal sonucu olarak da üretilen mal ve hizmetten bu değerin karşılığını alması bir hak olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hakkın varlığı, oranı, miktarı paylaşım sırasında tartışılabilir. Bu ayrı bir meseledir ve toplumun hukuk düzeni ile doğrudan ilişkilidir. Ben burada sermayenin niteliğini tanımlamaya çalıştım.
İkinci olarak işverenin üretim sürecindeki işlevini de sıfıra indirmektedir. Halbuki işverenin üretim sürecinde bir koroyu idare eden şef gibi işin örgütlenmesinde yaptığı organizasyon da zihinsel bir emek olarak ortaya çıkmaktadır. Ayrıca şunu da belirtelim ki üretilecek ürün bilgisinin ve hammadde temininden ürünün satışına dek üretim sürecinin bütün aşamalarına ait bilginin de işverenin bilgisinde olduğu unutulmamalıdır. İşçinin bilgisi ise üretim sürecinin belli bir yönüne ilişkindir ve sınırlıdır. Bu nedenle bütün ekonomi teorilerinde zihinsel emeğin kol emeğinden daha nitelikli olduğu gerçeği herkes tarafından kabul edilmektedir. Hal böyle olunca işverenin elde edilen üründen işçiye göre daha fazla pay alması hakkaniyet gereğidir. Ayrıca az önce belirtilen işverenin ortaya koyduğu emek niteliğindeki sermayenin serbest piyasa ortamında kaybedilmesi riskini de işveren taşımakta, işçinin bu yönde herhangi bir riski bulunmamaktadır.

“BİLGİ TOPLUMU”  KAVRAMI YERİNE
“DİJİTAL ÇAĞ/DİJİTAL TOPLUM” KAVRAMI
Bilgi toplumu adını verdiğim bu makalede üretim ilişkilerini, işbölümünü, ihtiyaç kavramını, emeği ve artı değere de kısaca değindim. Sonuç olarak bir mal ve hizmetin üretiminde bilginin en ilkel toplumdan itibaren en gelişmiş toplumda dahi var olduğunu, "her zaman diliminde var olan" toplumların kendine özgü bilgi toplumu olduğunu, ancak bu bilginin devamlı üretilen, çoğalan bir niteliğinin olduğunu, içinde yaşadığımız zaman diliminde bu bilginin (marjinal) seviyeye ulaştığını ancak bilginin oluşmasının daha hızlı bir şekilde devam ettiğini ve insanlığın var olduğu sürece kesintisiz ve daha da hızlanarak (ivmelenerek) devam edeceğini söyleyebiliriz. Bir başka deyişle “insan varlığı” sürdükçe bilginin de var olacağı, daha da gelişerek kesintisiz ve sonsuz bir şekilde var olmaya devam edeceğini söyleyebiliriz.
Özet olarak “bilgi toplumu” kavramı çok yerinde bir kavram değildir. Bunun yerine bilginin işlenmesinde, iletilmesinde, muhafazasında kullanılan sayısal teknolojiyi ve teknolojik araçların niteliğine bakarak toplumun çağımızda geldiği noktayı tanımlama daha doğru olacaktır diye düşünüyorum.
Örneğin bilgisayar ortamında bilgi “sayısal” olarak saklanır, sayısal olarak iletilir, sayısal olarak işlenir. Bu nedenle sayısalın karşılığı olarak İngilizce DİJİTAL kelimesinin kullanılması daha uygun olacaktır.
Türk Dil kurumuna göre  dijitalin karşılığı  “sayısal”dır.
Yabancı dillerde de  dijitalin karşılığı  olarak çoğunlukla “sayısal” kelimesi kullanılmaktadır.
Bilgi karşılığı olarak ise data, knowledge, information kelimeleri yeğlenmiştir.
Bilginin ne alama geldiğini ise yukarıda açıklamıştım.
Dolayısıyla bilgi çağı, bilgi toplumu kelimeleri dijital çağ, ya da dijital toplum kavramlarını tam karşılamamaktadır.
Zaten dünyanın çoğu ülkesinde de bilim adamları “dijital” kelimesini kullanmayı yeğlemektedir.

18 Ağustos 2019 Pazar


PARA,  PARA,  PARA

PARA DEDİKLERİ NEDİR?
Para, en basit ifadeyle emeğin, üretimin değişim aracıdır. Örneğin ben ekmek ürettim, sen de ayakkabı yaptın. Ben sana ekmek, sen de bana ayakkabı verdiğinde ürettiğimiz şeyleri değiştirmiş oluyoruz. Yani takas yapıyoruz. Ancak sorun burada ortaya çıkmaktadır. Ne kadar ekmeğe bir ayakkabıyı değiştireceğiz, takas edeceğiz. Birebir mi? Yoksa bire on mu, yüz mü?  Bu oranı piyasada arz talep dengesi belirlerse de ayakkabı üreticisinin ürettiği bir çift ayakkabıyı bir ekmekle birebir değiştirmeyeceğini herkes bilir. Dolayısıyla ayakkabıcı, fırıncıdan birden fazla ekmek talep eder. Örneğin fırıncının bir ayakkabı için her biri 350 gram olan 100 ekmek verip 1 çift ayakkabı aldığını düşünelim.  Şimdi fırıncının bir ayakkabısı, ayakkabıcının ise 100 ekmeği oldu. Ayakkabıcı, bu ekmeklerin bir kısmını işçisine, bir kısmını da ayakkabı malzemesi satın aldığı diğer üreticilere dağıtacak ve geri kalanını da kendisi tüketecektir. Tüketemediği miktar olursa bunu da biriktirecektir.
Ancak burada da bir sorun baş göstermektedir. Bilindiği gibi ekmeğin muhafazası kısıtlıdır.  Birkaç gün sonra ekmeğin bozulduğunu hepimiz biliriz. Dolayısıyla ayakkabı üreticisi fırıncıya sen bana ekmek verme, ekmeğin yerine her bir ekmek için bir fiş ver,  örneğin ayakkabı için 100 ekmek yerine yüz fiş ver, ben o fişlerle ihtiyacım olduğunda senden ekmek alayım. İhtiyacımdan artan fişleri ileride senden ekmek almak için kullanayım, hatta ben bu fişleri senden ekmek almak isteyen benim mal aldığım kişilere de verebileyim dediğinde iki kişi kendi arasında para meydana getirmiş olur. Dikkat ederseniz bu fişler biriktirilebiliyor ve başka kişilere de her biri 350 gram olan ekmek alabilmeleri için devredilebiliyor. İşte paranın üç özelliği yani değişim, biriktirilebilme (tasarruf) ve dolaşım özellikleri böylece ortaya çıkmış oldu.
Paranın bunlardan başka bir belki de en önemli özelliği standart bir değer ifade etmesidir.  Yukarıda ekmek ve fiş örneğimize dönecek olursak bir fişin 350 gramlık bir ekmek değerinde olduğunu anlarız. 350 gramlık bir ekmekle ne alınabiliyorsa artık bu fişle de aynı şeyleri aynı miktarda alabiliriz.
Para aynı zamanda bir borçlanma aracıdır. Borç, ileride üreteceğimiz mallara karşılık şimdi tüketeceğimiz mal ve hizmetleri satın almakta kullanacağımız paradır. Ayakkabıcı, fırıncı ve fiş örneğinden yola çıkacak olursa fırıncı, verdiği her bir fiş için ayakkabıcıya 350 gramlık bir ekmek borçlanmış olur.
PARANIN TARİHİ:
Tarihin ilk dönemlerinde bu fişin yerine değerli taş, deri ve maden parçaları kullanıldı. Bu madenlerin başında altın ve gümüş gelmektedir. Belli bir ağırlıktaki altın ve gümüş parçaları uzun süre para yerine kullanıldı. Devletlerin ortaya çıkmasıyla dolaşımdaki altın ve gümüş parçalarına bir standart getirilerek devletler de altından ve gümüşten para bastı. Devletler kendi ihtiyaçlarını bastığı bu paralarla karşılamaya başladı.  Tarihte ilk defa Lidyalılar bugünkü anlamda altından ve gümüşten para bastı. Uzun süre hem Lidya parası hem de maden parçacıkları kullanılmaya devam etti. Devletler zaman içinde piyasada dolaşımda bulunan maden parçalarını kendi bastığı altın, gümüş, bakır, nikel vs gibi değişik değerlerdeki paralar ile değiştirdi.  Daha önce kullanılan maden parçaları ise para ile alınıp satılan bir mal haline geldi.
TC Merkez Bankası da Osmanlı döneminde kullanılan altın, gümüş paralar ile kağıt paraları zaman içinde kendi bastığı paralar ile değiştirerek günümüzde kullanılan madeni ve kağıt paralara çevirdi. İlk zamanlar kağıt paralar altın karşılığı olarak basıldı. Daha sonra ise bu usulden vazgeçilerek kağıt paralar, üzerlerine sanal bir değer atfedilerek piyasaya sürüldü. Devlet “devlet olmanın verdiği güçle” sanal değerler vererek piyasaya sürdüğü paraların dolaşımını ve geçerliliğini garanti etti. Günümüzde ülkemizde olduğu gibi çoğu devlette bu garanti ile kağıt paralar sorunsuz olarak paradan beklenen her türlü özelliği taşıyarak işlevini yerine getirmektedir. (Kağıt paraların üzerinde yazılı sanal değere literatürde “itibari değer” denmekte olduğunu da bir bilgi olarak belirtelim.)
Devlet para bastığında bastığı paranın üzerine bir değer/miktar ifade eden bir sayı koyar. Örneğin bir lira, 10 lira, 100 lira vs. gibi. Bu değerler ile ülkenin her tarafında bu değere atfedilen herhangi bir mal ve hizmet satın alınabilir. Burada paranın bir başka özelliği daha ortaya çıkmaktadır. Bu da ülke içinde herkes tarafından kabul edilebilirlik özelliğidir.
Yukarıda kısa açıklamamızdan da anlaşılacağı gibi para bir mal ve hizmetin karşılığı olup o mal ve hizmetin değerini ifade etmektedir.
Mal ve hizmet dedik, para bunların karşılığı ve değerini ifade etmektedir dedik. Buradan yola çıkarak paranın, üretimin yani emeğin bir karşılığı olduğunu söyleyebiliriz.
PARA POLİTİKASI:
Devletler vatandaşlarının refah ve güvenlik içinde yaşamaları için vardır. Vatandaşların refah içinde yaşamaları için gerekli tedbirleri almak, olanakları sağlamak devletin görevleri arasındadır. Devlet ve yöneticiler bu görevini merkez bankası, maliye, vergi, hazine gibi kurumlar başta olmak üzere devletin idare organları eliyle yürütür. Merkez bankaları piyasada dolaşımdaki para miktarını kontrol ederek piyasanın sorunsuz işlemesine büyük oranda katkıda bulunur. 
Piyasadaki para miktarı, teknik deyimle emisyon ne kadar olmalıdır. Bunun cevabını yukarıdaki açıklamalarımızdan sonra kolaylıkla verebiliriz ve bu miktar, ülkede üretilen mal ve hizmetlerin değişimini sorunsuz yapabilecek kadar olmalıdır diye cevaplayabiliriz. İşte merkez bankaları bu miktarları belirleyerek zaman zaman emisyonu azaltıp zaman zaman da artırarak bu işlevin yerine gelmesini sağlamaktadırlar.
Az önce ifade edilen emisyon miktarı, teoride bir denge unsuru olarak olması gereken gibi görünebilir. Ancak devleti idare eden yöneticiler değişik siyasi düşüncelerle idareleri altındaki kurumlarla ekonomiye müdahale ederler. Örneğin kısa zaman içinde çok büyük oranda yol, köprü, konut gibi sabit inşaat yatırımları yaparlar ve bunların finansmanı için hazineyi borçlandırırlar. Borç ile yapılan yatırımlar için alınan hammadde ve ara malı ile işçilik ücretleri ödenir. Bu piyasada bir canlanma yaratır. Piyasada para bollaşır. İnsanların alım güçleri artar. İnsanların alım güçlerinin artmasına karşı yapılan yatırım üretime değil de inşaata harcandığı için insanların ihtiyaçlarını karşılayacak üretim artmaz. Üretimin (arzın) az, alım gücünün (talebin) çok olduğu bir pazarda fiyatlar artar, enflasyon (talep enflasyonu)  oluşur.
İşte merkez bankaları bu anda devreye girerek piyasadaki emisyonu azaltır. Emisyon yani dolaşımdaki para miktarı azalınca insanların harcamaları da azalır ve enflasyon düşer. (Merkez bankasının bu işlevini nasıl yaptığı ayrı bir konudur ve konumuz dışındadır. )
PARA NEREDE:
Bazen piyasada paranın dönmediğinden söz edilir. Yaprak kıpırdamıyor denir. Bu, kriz dönemlerinde olur. Bunun nedenini yukarıdaki açıklamalardan sonra kolaylıkla açıklayabiliriz. Yukarıda paranın, bir mal ve hizmetin yani emeğin karşılığı olduğunu ve onu temsil ettiğini söylemiştik. Piyasada paranın dönmemesinin temelinde o ülkede ihtiyaçlara yetecek miktarda mal ve hizmet üretiminin olmaması yatar.  Bazen ülkede her şey güllük gülistanlık gibi görünür. Refah artar. İnsanlar ev, otomobil sahibi olur, havaalanları, yollar, köprüler, hastaneler yapılır. Ancak bunlar yukarıda açıklandığı gibi ülke kaynaklarıyla değil de dış kaynak yani dövizle borçlanarak yapılırsa bu borç bir süre sonra ülkede krize neden olur. Döviz fiyatları artar, döviz fiyatlarının artması enflasyona neden olur, enflasyonu dizginlemek için faizler artırılır, faizlerin artması üretimin azalmasına, üretimin azalması işsizliğe neden olur. Üretim azaldığı dolayısıyla mal ve hizmetler pahalandığı için insanlar zorunlu ihtiyaçlarının dışında para harcamaz. Bir süre sonra deyim yerindeyse alışverişler bıçak gibi kesilir.
İdareciler, bu aşamada merkez bankasından faizleri düşürmesini, insanların tasarruf etmeyip gerekirse düşük faizle borçlanarak da harcama yapmasını ve piyasanın canlanmasını isterler. Ancak bu doğru bir yaklaşım değildir. Borçlanma ileride yapılacak üretimin karşılığı daha doğrusu üretmeden tüketmeye yarayan paradır. Bu yaklaşımın sonucunda talep enflasyonu ve döviz fiyatları artar. Enflasyon beklentisi ve döviz fiyatlarındaki artış enflasyonun yeniden artmasına neden olur. Bu da yeniden faizlerin artırılmasına neden olur. Bu sarmal bir süre devam eder.
ÇÖZÜM:
Çözüm, faizleri artırarak piyasadaki harcanabilir parayı yani talebi azaltmaktan geçer. Faizlerin artırılması, tasarrufların artmasını ve yeni borçlanma imkanlarını da beraberinde getirir. Döviz fiyatlarını aşağı çeker. Ancak yapılan tasarruflar ve alınan yeni borçların -inşaat gibi katma değer oluşturmayan yatırımlara ve tüketime değil- katma değer yaratan üretime yönelik yatırımlara aktarılması gerekir. Bu sayede üretim artar, üretimin (arzın) artmasıyla birlikte enflasyon dolayısıyla faizler düşmeye başlar ve piyasa yeni bir dengeye oturur.
Üretimin artması demek daha çok para demektir. Piyasada paranın dönmesi, alışverişlerin artması için  öncelikle katma değer yaratan üretimin artması gerektiği çok açıktır.
Sonuç olarak bir ülkenin kalkınması, vatandaşlarının refahı daha çok üretmekten geçmektedir.

  KÜRT MESELESİ: Değerli arkadaşlar, 23 Eylül 2023 tarihinde “milliyetçi muhafazakar” görüşlerinin olduğunu bildiğim bir arkadaşımın “Yı...