22 Nisan 2014 Salı

YOBAZIM, YOBAZSIN, YOBAZ; EŞCİNSELİM, EŞCİNSELSİN, EŞCİNSEL



Uzun zamandan beri “yobaz” kelimesinin tarifini yapmak istiyordum.  Bazı “dinci” arkadaşlarımla yaptığım fikir alışverişlerinde “yobaz” kelimesini kullandığımda  hemen üstlerine alınıyorlardı. Ben de bundan büyük üzüntü duyuyordum. Dinciliğin “yobazlık”la alakalı bir kavram olmadığını anlatamıyordum. Burada, hemen “dinci” ve  “dincilik” kavramlarına birkaç cümle ile değindikten sona,  hemen konumuza “yobazlık” kavramına döneceğim.
“Dincilik” kavramı kelimenin aldığı “cik” ekinden de anlaşılacağı gibi bir “mesleği”  ifade eder. Örneğin “kitapçılık” gibi. “Dinci” de bu mesleği icra eden kişilere denir. Aynı kitapçılık örneğinde, bu mesleği icra edenlere “kitapçı” dendiği gibi. Din soyut anlamda kişinin manevi varlığı içinde bir değerler bütünü olduğu için bunun  kitap gibi alınıp satılması ne yazık ki imkansızdır. Ancak dinin her alanda örneğin ticaret gibi, yardım toplama gibi, siyaset gibi  alanlarda istismar edilmesi söz konusu olabilmektedir. Yani din alınıp satılması mümkün olmayan bir değer olduğu için bunun istismar edilmesi  söz konusudur. Kısaca biz, dini, kendi çıkarları için istismar ederek kullananlara “dinci” diyoruz. Bunların “yobazlık”la alakaları yoktur. Bu kişiler açıkgöz ve fırsatçıdır. Kişisel çıkarları uğruna yapamayacakları şey yok gibidir.
Şimdi de “dindar” kavramı üzerine biraz durmak istiyorum. “Dindar” kavramı “dinci” kavramından çok farklı bir kavramdır. Her iki kavramın “nesnesi” aynı olsa da “özneleri” farklıdır.  Dindar kavramı daha çok dinini seven, ona kalpten bağlı olan kişileri tanımlamak için kullanılır. Burada  dinden “somut maddi çıkarlar” için yararlanmak söz konusu değildir. Dindarlar, manevi dünyalarını zenginleştirmek amaç ve düşüncesiyle dinlerine inanırlar ve o dinin gerektirdiği ibadetleri yapmaya çalışırlar. Dine inanma konusunda gerçekten inanmışlık söz konusudur. Saftırlar, hiçbir art niyet düşünmezler. Aynı bir futbol takımının “taraftarlığında” olduğu gibi.
Burada yeri gelmişken dinci ile dindar arasındaki bir farka daha dikkat çekmek istiyorum. Dinci,  istismar ettiği dine yürekten inanmaz. “Bakara” “makara” diye içinden, hatta özel sohbetlerinde dinle dalga bile geçebilir. Ama dindar böyle değildir. Dinine sıkıya bağlı olup,  ona yürekten inananır. Yine bu yazının sonuç bölümünde yer alması gereken bir hususa  hemen burada değinmek ihtiyacı hissettim. Bir dinci için hedef  kitle “dindarlardır” Bir hukuk kitabının yayınlanmasında hedef kitlenin avukatlar, hakimler gibi hukukçuların seçilmesinde olduğu gibi.
Şimdi asıl konumuza gelelim. Nedir “yobazlık” kavramı. TDK’nun sözlüğüne baktığımızda;
Yobazlık: a.
Yobaz olma durumu, yobazca davranış: Halit'in bu sövüşlerini yobazlığına, kaba sofuluğuna verdiler. -M. Ş. Esendal.
Yobaz: sf.
1. Dinde bağnazlığı aşırılığa vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen (kimse): Bu memleketi de dört buçuk yobaza bırakamayız. -A. Gündüz.
2. mec. Bir düşünceye, bir inanca aşırı ölçüde bağlı olan (kimse).
3. hlk. Kaba saba, inceliksiz (kimse).
şeklinde kısmen “dinle” ilişki kurularak tarif edildiğini görmekteyiz.
Bu tariflerden hiçbir “yobazı” ve “yobazlığı” tam olarak tarif etmediği kanaatindeyim. Bu yazıyı yazmamın asıl amacı da toplumda “yobaz” tanımlarının çoğunun dinle yanlış  olarak ilişkilendirildiğini ortaya koymaktır.
Bugün sabah haberlerinden Mardin Artuklu Üniversitesinde yapılmak istenen “eşcinsellikle” ilgili bir konferansın, Mardin halkının ve yerel basının bir kısmının tepkisi ile iptal edilmek zorunda kalındığını öğrendim. Aynı haberden az önce de İstanbul’da, Beyoğlu semtinde bir evde beraber kalan iki eşcinsel kişinin silahla vurularak öldürüldüğü haberi verilmişti. Televizyon, her iki haberi artarda vermekle belliki bu soruna dikkat çekmek istemişti. İşte dedim. Bu haberlerle, “yobazlığı” ve “yobaz”ın tanımını “din” olgusundan sıyırarak anlatabilirdirim.  Bu argümanı kullanmalıydım.
Haberlerde kendisiyle röportaj yapılan bir Mardinli şöyle diyordu. “Biz, kentimizin bu tür (eşcinsellikle ilgili) konferanslarla anılmasını istemiyoruz.
Ben de hemen içimden ona “ne oldu şimdi, sen kentinin eşcinsellikle anılmasını istemiyorum derken ve bu konuda aslanlar gibi tepkini koyarken bu tepkinle en alasından kentin  tam anlamıyla “yobazlık”la anılmasına vesile oldun. İyi mi yaptın ey Mardinli kardeşim. Şimdi gel bunu tartışalım biraz, dedim.
Nedir bu  ilk ve ortaçağ kafası. Bu düşünce, “yobazlık” değilse nedir?
Bu düşünce, işte yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım “yobaz” kelimesinin dinle  filan alakası olmayan bir kavram olduğunu anlatmaktadır. Bu düşünce, kelimenin tam anlamıyla “yobazlık”tır.”
Nedir eşcinsellik? Bu çağda hala eşcinselliği ve eşcinselleri öcü gibi gören; onları yok edilmesi gereken birer ucube olarak gören kafalar neyin kafasıdır.
Vikipedi (http://tr.wikipedia.org/wiki/E%C5%9Fcinsellik) internet ansiklopedisinde eşcinsellik, “kişiyi ağırlıklı olarak ya da tümüyle kendisiyle aynı cinsiyette olan kişilere karşı romantik ya da cinsel çekim yaşamaya yönlendiren kalıcı kişisel nitelik” olarak ifade edilmektedir. Aynı zamanda bu, kişinin kimliğini ve bu yönelimleri paylaşan diğer kişilerden oluşan topluluğa olan üyeliğini de tanımlar.
Eşcinsellik, heteroseksüellik ve biseksüellikle birlikte heteroseksüel-eşcinsel spektrumundaki üç ana cinsel yönelimden biridir.
İnsanların neden özel bir cinsel yönelim geliştirdiği konusunda bilim adamlarının ortak bir görüşü yoktur. Cinsel yönelimin kökeni konusunda genetik faktörler, erken rahim ortamı ya da ikisinin kombinasyonuna işaret eden biyolojik teoriler uzmanlar tarafından daha çok benimsenmiştir. AİLENİN YETİŞTİRME ŞEKLİNİN YA DA ERKEN ÇOCUKLUK DENEYİMLERİNİN CİNSEL YÖNELİMİ ETKİLEDİĞİNE DAİR GÜÇLÜ BİR KANIT YOKTUR. Şeklinde açıklanmıştır.
Ayrıca Vikipedi’nin aynı sayfasında eşcinselliğin nedenleri konusunda bilimsel açıklamalara yer verilmiştir. Sayfada, biyolojik nedenlerin yanısıra başkaca faktörlerin de insanların neden eşcinsel yönelimlerde bulunduğunu açıklayan bilgiler yer almaktadır. İlgi duyan Vikipedi’nin bu sayfasından ayrıntılarını okuyabilir. Ben bunlardan sadece biyolojik faktörlere burada yer vererek okuyucumun dikkatini çekmek istiyorum.

Biyolojik faktörler

Araştırmacılar, cinsel yönelimin gelişiminde genlerin, doğum öncesi hormonların ve beyin yapısının etkili olabileceği yönünde  birkaç biyolojik faktör tanımlamıştır.
Bilim adamları cinsel yönelimin tek bir faktör tarafından belirlenmediğine, genetik, hormonal ve çevresel faktörlerin bir kombinasyonu olduğuna ve biyolojik faktörlerin genetik faktörlerle erken rahim ortamının kompleks etkileşimiyle bağlantılı olduğuna inanmış, biyolojik teorileri daha çok benimsemiştir. Bilim adamları cinsel yönelimin bir seçim olmadığına inanmaktadır. Kişi heteroseksüel, eşcinsel, biseksüel ya da aseksüel olmayı kendisi seçmemektedir. Erken çocukluk deneyimlerinin, ailenin yetiştirme şeklinin, cinsel tacize uğramanın ya da yaşanan kötü olayların cinsel yönelime etki ettiğine dair önemli bir kanıt yoktur.
Konu bilimsel yönden bu kadar  tartışmalı ve eşcinsellerin cinsel yönelimlerinin onların özgür seçimlerinin sonucu olmadığı belli iken, şimdi sen kalk, Mardin Artuklu Üniversitesinin bu konuda düzenlediği bir konferansa tepki koy.
Aradığımı, yani “yobazlığın” tanımını bulmuştum. Daha doğrusu, yobazlığın tanımlanamaz, ancak bir olayla kaşılaşıldığında “aha” yobazlık budur işte, denilecek bir kavram olduğunu anlamıştım.
Hepimiz,  ben sen onlar eşcinsel olabiliriz. Ancak hepimiz, sen, ben, onlar “yobaz”  olamayız. Olmamalıyız. Eşcinselliğin maalesef ilacı yok, tedavisi yok. Ama “yobazlığın” ilacı var. Tedavisi var. Olaylara şüpheyle yaklaşmak, peşin hükümlü olmamak, nedenlerini araştırmak, bunun için okumak ve araştırmak, yobazlığın panzehiridir.
Bilim adamlarına ve sanatçılara bu konuda çok ağır sorumluluklar düşmektedir. Ancak toplumda “yobaz” diye tarif ettiğimiz kişiler karşısında, bu gibi “tabu” sayılan konuları tartışmak bile kolay değil.
Metin Kaçan’ın “Ağır Roman”isimli romanı ve  bu romandan uyarlanarak Mustafa Altıoklar’ın çektiği, başrollerde Okan Bayülgen, Müjde Ar, Mustafa Uğurlu, Savaş Dinçel, Küçük İskender ve Burak Sergen’in oynadığı aynı isimli film, eşcinselliği ve toplumun bu konuya bakışını çok çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır.
Şimdi sana tekrar soruyorum, Mardinli kardeşim. Sen ne yaptın, ne yapmak istiyorsun, neyin peşindesin.
Sen ilk ve ortaçağ karanlığının içinde kalma. Çık etrafına bir göz gezdir. Olaylara daha bilimsel, daha rasyonel bak ne olur. Geç aynanın karşısına, yukarıdan aşağı kendini süz.Ne görüyorsun. Ben sana söyliyeyim. Sen de eşcinsel olabilirdin. Belki senin çocuğun… Ben de, biz de, onlar da…Görüyorsun oluyorlar da. O zaman ne yapacaktın, ne yapacaktık…
Kendi çocuğumuzu, elinde olmayan nedenlerden dolayı yöneldiği bu tercihi nedeniyle kalkıp vuracak mıydık?

14 Nisan 2014 Pazartesi

DEĞERLİ KÜRT KARDEŞİM, SENİ SEVİYORUM.




Bugün senin için empati yaptım. Duygulandım. Gözlerim yaşardı.
Öğrenim amaçlı bir süreliğine Almanya’da da bulunmuş küçük kızımla yaptığımız sohbette konu, döndü dolaştı güncel siyasete geldi.  “Bu ülke artık yaşanmaz hale geldi. Kutuplara mı gitsek” gibi bir söz etti.
Ben de, sen, “dışlanmışlık” duygusunun nasıl bir duygu olduğunu kısa süreliğine gittiğin Almanya’da yaşadın. Dışlanmışlık duygusuyla, anavatanında yaşadığın gibi hiçbir yerde yaşayamazsın,” dedim ve Denizli merkezde, Akçeşme Cami yanındaki bir köftecide başımdan geçen bir olayı anlattım.
Bu olayı sana da anlatmak istiyorum.
Köfteciye yarım ekmek içi köftemi söyledikten sonra  bir masaya oturdum. Oturduğum masada bir kişi daha yemek yiyordu. Dükkanda bizim masadan başka bir masa daha vardı ve o masada da  bir kişi  yemek yiyordu.
Köftecinin de katılmasıyla söz siyasetten açıldı. Sohbete yan masada oturan kişi de katıldı. Benim masada oturan ise sadece dinliyordu. Söz döndü dolaştı “Kürt sorununa” geldi,. Tartışmada Kürtlere karşı olumsuz en ufak bir kelime dahi edilmedi. Ancak buna rağmen benim masada oturan ve sohbete katılmayan kişi adeta sindi. Kendini saklamaya çalıştığı o kadar belli oluyordu ki. Konuşmamızdan rahatsız olmuştu. Onun bu halini görünce ben de rahatsız oldum ve  ne iş yaptığını sordum. Bana Acıpayam asfaltı üzerinde inşaat malzemeleri sattıklarını söyledi. Kendim Acıpayamlı olunca ona  “Yoksa sen de mi Acıpayamlısın,” dedim. O, yine aynı sıkılganlıkla “Abi ben Siirtli’yim”  dedi. Ben tekrar  “Hiç Kürde  benzemiyorsun,  Türkçen mükemmel, Türk müsün yoksa?” diye sorduğumda, “Yok abi, ben Kürdüm,  çok küçükken Denizli’ye gelmiş babam. Uzun zamandır Denizli’de yaşıyoruz,” dedi.
İşte o zaman anladım, köyünden, evinden uzak yaşamanın insanlarda nasıl bir duyguya sebep olduğunu. İşte o zaman empati yaptım. O Kürt kardeşimin Denizli’de yaşamını sürdürürken “dışlanmışlık” duygusu altında nasıl ezildiğini  benliğimde hissettim. Kızımın Almanya’da yaşadığı “dışlanmışlık duygusunu” işte o zaman anladım.
Almanya’da bir kafede oturan Almanların, örneğin işsizlik konusunda Türkler aleyhine yaptıkları  konuşmaya kulak misafiri olan bir Türk işçinin dışlanmışlık duygusunu yüreğimde hissettim.
Köftecide bizi dinleyen Kürt kardeşimin de Almanya’da, kafedeki Türk’ten bir farkı yoktu.
Bu gün sabah, oyunu kullanmak için İstanbul’dan Denizli’ye gelen kızımla sabah kahvaltıda  bunları konuşurken bu duygularla  gözlerim yaşardı.
Ey Kürt kardeşim senin için ağladım. Bunu da burada açık yüreklilikle  yazarak açıklama gereği duyuyorum. Bu vatan senin de vatanın. Senin de öldüğünde gömüleceğin o bir karış toprak parçası bu vatanın sınırları içinde. Nasıl Yemen’de, Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda bu ülke için birlikte canımızı ortaya koymuşsak, birlikte yaşamanın koşullarını da birlikte oluşturacağız.
Biliyorum, sen AKP ile BDP arasında sıkışmış kalmışsın. Sen de çocuklarının dağa çıkmasını, dağda ölmesini istemiyorsun. Bunu Türk anaları da istemiyor. Zaten hangi ana çocuğunun ölmesini ister. Bunun farkındasın değil mi?
Ancak senin için de Türk vatandaşları için de çare AKP değil. Çare BDP hiç değil. AKP, sizi senelerden beri çözüm süreci adı altında aldatmaktadır. BDP ise çocuğunu dağa götürmekte ve eline silah verip geleceği birlikte inşa edeceğin Türk kardeşlerini öldürtmekte.
Kaç senedir bu böyle. Sen söyle 30, ben diyeyim 50 sene. Daha ne kadar sürecek bu çatışma. Daha kaç ana ağlayacak kuzularının ardından.
Ben sana söyliyeyim.
Ülkede sağ partiler ülkeyi yönetmeye devam ettikleri sürece bu kan ve göz yaşı sona ermeyecek. Lütfen bunu gör.  Bu partilerden kimisi din iman diye tutturmuş, ama ne dinle ne imanla hiç alakası kalmamış, ülkeyi soymuş soğana çevirmiş, bir de üstüne soygunlarını örtmek için ülkeyi yangın yerine çevirmekten çekinmiyor. BDP’yi ise sen benden daha iyi biliyorsun. Elinde silah. Dağda çocuklarını ölüme yatırmış.
Değerli Kürt kardeşim,
Şu anda sosyal demokrat bir parti olma yolunda hızla ilerleyen Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinde ulusalcı ve militarist az da olsa bazı unsurlar var. Bunu ben de biliyorum. Sen de bunlara bakıp Cumhuriyet Halk Partisi’nden uzak duruyorsun. Bunların hiç biri  CHP’nin kurumsal bakışını temsil etmemektedir. 
Belki bilmiyorsun, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Kürt vatandaşlarımızın sorunları ve çözümleri konusunda en kapsamlı, en bilimsel araştırmayı hazırlayan ve projelendiren bir parti olduğunu sana söylememe lütfen izin ver.
Özetle söylemek gerekirse, AKP ya da  BDP. Bunlardan herhangi birini destekliyorsan “Sen yanlış yerde duruyorsun.”   Senin  sorunlarının çözümü, sosyal demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, insan haklarından, ifade ve inanç özgürlüğünden, yani Cumhuriyet Halk Partisi’nden geçmektedir. Senin siyaset kanallarını tıkayan, senin siyaset yapmanı engelleyen  her türlü fiili ve hukuki engelleri kaldırmak ancak sosyal demokrat bir iktidarda mümkündür.
Şu anda senin siyaset yapmanı engelleyenler, bil ki senin dağa çıkıp, dağda çocuklarının ölmesini isteyenlerdir. Bunların farkına var ve  seni sahiplenen, senin de bu ülkenin öz vatandaşı olarak kabul eden partine, Cumhuriyet Halk Partisine destek ol.
Yakında Cumhurbaşkanlığı seçimleri var.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri için 30 Mart yerel seçimlerinde AKP herşeye rağmen önemli bir başarı elde etmiş görünüyor. Şimdi elde ettiği bu oy oranlarının verdiği güçle Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığına aday olacaktır. Ancak Eldeki %45 oy oranı onu cumhurbaşkanlığına taşımaya yetmeyecek ve senin kapını çalacak bana oy ver diyecektir.
Sevgili Kürt kardeşim cumhurbaşkanlığı seçiminde Tayyip Erdoğan’a oy verecek misin? 
Biliyorum, sana bu desteğin karşılığında senin en demokratik taleplerinle hatta Abdullah Öcalan’la ilgili vaaatlerde bulunabilirler. Ancak bu vaat Tayyip Erdoğan tarafından gerçekleştirilebilir mi? 
Bunun analizini gel birlikte yapalım.
Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce Abdullah Öcalan’a en azından şartlı tahliye yolunu açmaya çalıştıklarında AKP’nin mevcut Türk seçmenlerinin Tayyip Erdoğan’ı desteklemeye devam edeceğine inanmak biraz safdillik olmaz mı? AKP’nin olası bu küskünlerinin  dışında kalan seçmenlerinin oyları ile BDP/HDP’ye oy vermiş Kürt  oyları Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya taşımaya yeter mi?
AKP’li Türk küskünlerin oy oranının, BDP/HDP’li Kürtlerin oy oranlarından az olması halinde bu mümkündür. Aksi halde bu mümkün görünmemektedir. Benim şahsi kanaatim AKP’li küskünlerin oy oranının BDP/HDP’nin oy oranından daha fazla olacağı yönündedir. Geçmişte CHP'li Türk seçmenlerin -bana göre yanlış bir tavırla- CHP'yi baraj altına iterek  parlamento dışında bıraktığını hatırla. Aynı yanlışlığın "sağ" AKP'li seçmenler tarafından daha yoğun bir şekilde yapılacağını unutma.
Bir başka olasılık Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra, yani beni seçin sonra ben size bunun yolunu açacağım demesidir.
Ancak bu ne  kadar inandırıcı olur. Bu günkü anayasal düzende cumhurbaşkanının bu sözü yerine getirmesi mümkün müdür. Buna kesinlikle olumsuz cevap verebiliriz. Ayrıca, Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildikten sonra siyasal konjöktür nasıl bir yön ve ivme kazanacaktır. Bunu bugünden öngörmek mümkün müdür? Bence her iki olasılıkta bilinmezlerle doludur ve gerçekleşme ihtimali çok azdır.
Sevgili Kürt kardeşim, Cumhurbaşkanlığı seçimleri hızla yaklaşmakta ve gördüğün gibi siyasi aktörlerin pozisyonları deyim yerindeyse saat başı değişkenlik göstermektedir. Tayyip Erdoğan’ın sana empoze ettiği “beni seçin, gerisini merak etmeyin” tarzından  hiçbir yasal temeli olmayan vaatlerinin peşinden koşmak, sende ve Türk kardeşlerinde yeniden hayal kırıklığına neden olacaktır. Bu hayal kırıklığı yeniden seni yönlendiren siyasi kadroların şiddete yeşil ışık yakmasına ve Kürt ve Türk delikanlılarının ölümüne neden olabilecektir. Geçmişte bunu, seçim öncesinde birkaç kere yaşadığımızı sakın aklından çıkarma.
Lütfen aynı hatalara düşme.
Cumhuriyet Halk Partisi ile hak ve özgürlükler temelinde beklediğin çözümlerin hayata geçirilebilmesi için  senin de desteğine ihtiyaç var. Bu desteğini esirgeme. Geçmişte birlikte bu vatanın kurtuluşunda nasıl birlikte hareket ettiysek, CHP ile senin hak ve özgürlüklerinin geçekleşmesi için  yine birlikte hareket edebiliriz. Birlikte yaşamanın koşullarını kansız ve anaların gözyaşı olmadan yeniden oluşturabiliriz.
Çok içten söylüyorum. Ben sizi seviyorum.

24 Kasım 2013 Pazar

FELSEFE DEDİĞİMİZ ŞEY



Sayın Örsan Kunter Öymen’in*  CNN’de, “Aykırı Sorular” programında  Sayın Enver Aysever** ile yaptığı söyleşiden bazı bölümleri özetleyerek arkadaşlarla paylaşma gereği duydum. Kendilerine buradan felsefe gibi özellikle öğrenciler arasında hiç sevilmeyen bir konuyu gündeme getirip çok anlaşılır bir dille açıkladıkları için teşekkür ediyorum. Bu metinde Sayın Öymen ve Sayın Aysever'in görüşlerine aykırı görmediğim, ancak  konunun bütünlüğünü koruması açısından gerekli gördüğüm bazı kısaltmalar, ilaveler tarafımdan yapılmıştır. Yanlış anlaşılabilecek bir  durum oluşmuşsa, başta bu metnin süjelerinin uyarılarıyla, uyarılar doğrultusunda gereken yapılacaktır. 
ENVER AYSEVER     : Sayın Öymen, Nedir bu felsefe dedikleri Allah aşkına? Bizim niçin felsefeye ihtiyacımız var.
ÖRSAN K. ÖYMEN   : Felsefe, çok önemli bir alan olmasına rağmen maalesef Türkiye’de çok fazla önem verilen bir alan değil. Felsefe, yaklaşık 2600 yıl önce Anadolu’da yaşamış olan ünlü düşünür Thales’le başlayan ve günümüze kadar gelen düşünsel bir süreçtir. Bir başka anlatımla felsefe dediğimiz zaman “sorgulayıcı” düşünceyi anlamalıyız. Yunanca “bilgelik sevgisi” anlamına gelmektedir. Her düşünsel faaliyet felsefe anlamında değerlendirilemez. Ayrıca ben “bilgeyim” demekle de “bilge” olunmuyor. Felsefe, akıl yürütmeye dayanan, rasyonel (ölçülebilir)  bir yönü olan, sorgulayıcı, bilgi üzerine, siyaset üzerine, ahlak üzerine, din üzerine, sanat üzerine düşünce içeren sorgulayıcı bir zihin etkinliğidir.
ENVER AYSEVER·   : Her gün köşe yazısı yazan bir kişinin felsefeci olma ihtimali var mıdır?
ÖRSAN K. ÖYMEN   : Olanaksız değil. Ama felsefe kısaltılabilecek, özetlenebilecek bir şey değil. Çok kolay değil.
ENVER AYSEVER     : 140 karakterle, yani Tweeter ile felsefe yapılabilir mi?
ÖRSAN K. ÖYMEN   : Belki çok az ve öz düşünceler ifade edilebilir. Ama felsefe yapmak için “argüman” (bir olayla ilişkili iddia, tez) gerekiyor. Büyük söz etmek, ya da ortaya bir atasözü atmak gibi bir şey değil felsefe. Fiozoflara baktığımız zaman bunlar yüzlerce sayfa argüman geliştiriyorlar. Bir başka anlatımla bunlar bir iddia-tez ileri sürüyorlar ve sonra onun gerekçelerini ortaya koyuyorlar. Ortaya atılan tez konusunda başka başka düşünürler gerekçelerini açıklayarak farklı sonuçlara varabilirler. Atılan bir tez bu açıklanan gerekçeler doğrultusunda bugün kabul görüyor olabilir. Ancak bir süre sonra bu düşünsel eylemin vardığı sonuç, bir başka düşünsel eylemle ortadan kaldırılabilir. Felsefe diyalektik yani zaman içinde değişime açık bir akıl yürütme eylemidir ve bu yönüyle dinden ayrılır.
ENVER AYSEVER     :  Felsefe Türkiye’de neden bir öcü gibi görülüyor? Ya da geri kalmış?
ÖRSAN K. ÖYMEN   : Bunun tarihsel kökenlerine bakmak gerekiyor. Türkiye’nin bu konudaki geri kalmışlığı Osmanlı İmparatorluğunun geri kalmışlığı ile ilgilidir denilebilir.  Felsefe,  daha antik Yunan’da felsefe yokken, yani eski Yunan filozofları Platon (Eflatun)’dan ve Aristoteles’ten önce  Thales gibi, Anaksimenes gibi, Herakles gibi  bu toprakların insanları Anadolu’da felsefe yapıyordu. Fakat Anadolu’da Musevilik gibi Hıristiyanlık gibi tek tanrılı dinlerin hakimiyetinden sonra, örneğin Bizans İmparatorluğu döneminde felsefe arka planda kalmıştır. Bu dönemde düşünce dendiği zaman daha çok ilahiyat yani teoloji anlaşılmıştır. Nitekim bu dönemde bir Aristoteles, bir Platon çapındafilozof yetişmemiştir. Bizanstan sonra gelen dönemde, Osmanlılar,  ne Anadolu’nun bu kadim felsefe geleneğini ne de kendisinden daha önce ortaya çıkan ve din olarak benimsediği İslam dünyasında var olan felsefe geleneğini kendi içine taşıyamamıştır. İslam dünyasında o dönemde Farabi gibi, İbn-i Sina gibi, İbn-i Rüşd gibi felsefe yapan ünlü düşünce adamları yetişmiştir. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’da Rönesans’tan sonra yaygınlaşan felsefe geleneğini de kendi içine taşıyamamıştır. Yani ne kendisinden önce İslam dünyasında var olan,  ne de kendisiyle birlikte Avrupa’da ortaya çıkan ve gelişen felsefe geleneğini kendi içine taşıyamamıştır. Bizans dönemini de katarsak biz yaklaşık 1700 yıllık felsefe kaybımızı 80-90 yıllık cumhuriyet döneminde telafi etmeye çalışıyoruz. Sanırım bu kesintinin, felsefenin Türkiye’de gelişmemesinde etkisi vardır.
ENVER AYSEVER     : Teoloji diyoruz. Teolojideki bilim anlamına gelen “loji” ekine bakarak teolojiyi bir bilim olarak düşünebilir miyiz? Teoloji diye bir bilim, bir disiplin olabilir mi?
ÖRSAN K. ÖYMEN   : Teoloji diye bir bilim, disiplin olamaz. Buna tanrı kuramı diyebiliriz. Tanrı üzerine, din üzerine oluşturulan fikirler diyebiliriz. Bu konuda yani din ve tanrı konusu üzerine fikirler oluşturulabilir. Ama biz bilim dediğimiz zaman gözlem ve deneye dayanan bir disiplini anlıyoruz. Bu anlamda din bir bilim olamaz.  Bilim, gözlem ve deneye dayanırken; din vahye, peygamber sözlerine ve mucizelere dayanır.  Teoloji derken tanrıbilimden ziyade tanrı üzerine geliştirilmiş kuramları anlıyoruz.  Bu anlamda teoloji vardır. Ve ortaçağ felsefesi teoloji ile iç içedir. Felsefe tarihine baktığımız zaman felsefe tarihinde dindar filozoflar olduğu kadar, dinsiz, ateist, agnostik (bilinemezciliği savunan) filozoflar da vardır. Dolayısıyla bu anlamda felsefenin çoğulcu bir yapısı var.
ENVER AYSEVER     : İlahiyatçı kimdir? İlahiyatçı felsefeci kategorisinde midir? Yoksa din öğretisini aktaran bir kişi midir? Eğer ilahiyatçıya filozof dersek onun sorgulayıcı olması gerekiyor. Teslimiyetçi olmaması gerekiyor. Eğer bir ilahiyatçı bir kitabı daha iyi anlatmak, aktarmak işini yapıyorsa ona filozof diyemeyiz, diye düşünüyorum. Bu konuda siz ne diyorsunuz?
ÖRSAN K. ÖYMEN   : Türkiye gerçeklerine bakacak olursak ilahiyatçı filozof değildir. İlahiyatçıları TV’lerde, tartışma platformlarında gördüğümüzde, Kur’an-ı Kerim’den ayetler okuyarak tartışma konusunu açıklamaya çalışıyorlar. Kur’an-ı Kerim’den ayetler okuyarak konuyu açıklamaya çalışmak felsefi bir etkinlik değildir. Filozof bir iddia ortaya attığında “neden” sorusu ona yöneltildiğinde Kur’an-ı Kerim’de öyle yazıyor da ondan, ya da  devlet büyükleri, annem babam öyle söyledi de ondan, ya da mahalleli arkadaşlarım böyle inanıyor da ben de ondan böyle inanıyorum, düşünüyorum demez. Filozof dediğimiz kişi  -dindar olsa da olmasa da-  ortaya attığı iddia-tez konusunda kendi temellendirmelerini, gerekçelerini, kendi akıl yürütmelerini ortaya koyan kişidir.   İslam dünyasından İbn-i Sina ile  ortaçağ Hıristiyan  Avrupasından  Thomas Aquina,  ki bunların dindar oldukları kabul edilir, ortaya attıkları tezlerini,  Kur’an ya da İncil  böyle söylüyor diye açıklamamışlar, felsefi temellerini kendi akıl yürütmeleri ile  gerekçelendirmeye çalışmışlardır. İdeal ilahiyatçı, işin felsefi temellerine de inebilen kişidir, denilebilir. Bizde böyle olmuyor. İlahiyat Fakültelerinden felesefe dersini kaldırmaya çalıştıkları da bilinen bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. İlahiyat fakültelerinden felsefe dersini kaldırmak, bu fakülteleri Kur’an kurslarına çevirmek gibi bir şey olur diye düşünüyorum.  YÖK’de olan biten, Gazali gibi “Tanrı kavramına ulaşmak için akıl yürütmeye ihtiyaç yoktur, “iman” tanrı kavramını benimsemek için yeterlidir.” diyen bir gelenek ile “aklı ön plana çıkarmak isteyen” gelenek arasında yaşanan bir çatışmadır, diye düşünüyorum. YÖK’de bugün yapılmak istenene önayak olanlar “Gazali” yaklaşımını benimseyen kesimlerdir. Bu benim tahminimdir. Ama bu düşünce geri tepti.
ENVER AYSEVER     : Siyasetin felsefeye ihtiyacı yok mu? Çok partili döneme geçtiğimizden bu yana siyasetin aktörleri tarafından kısır çekişmeler ve kalıplaşmış bazı ezberler üzerinden politika yapıldığı; ülkeyi ve dünyayı açıklamaktan, daha bilimsel bir bakış açısıyla ülkeyi yönetmekten uzaklaştıkları görülüyor.  Bu konuda ne diyorsunuz?
ÖRSAN K. ÖYMEN   : Platon’un güzel bir sözü vardır. “Ya filozoflar yönetici, ya da yöneticiler filozof olmalı” diye. Bu söz aslında ülkeyi yönetirken daha çok düşünmeniz, daha çok akıl yürütmemiz  gerektiğine dikkat çekmek için söylenmiştir. Ama dünyada yöneticilerin çok da felsefeyle iç içe olduğunu söylemeyiz. Ama bu ülkemizde biraz daha fazladır. Ülkemizde kendini sağcı, dindar olarak tanımlayan bazı yöneticilerimiz dini referanslarla, bir anlamda dini “fetişizm” haline getirerek ülkeyi yönetmeye çalışıyorlar. Aynı şey kendini laik, solcu, sosyalist olarak tanımlayan bazı yöneticilerimiz için de geçerli.  Bu yöneticilerimizden bazıları laikliğin ne olduğunu bilmeden, sosyalizm gibi, sosyal demokrasi gibi, kapitalizm gibi kavramları okumadan, öğrenmeden ülkeyi yönetmeye aday oluyorlar. Yani o da Kur’an’ı okumadan dindar olduğuna inanan insanlar gibi, laikliğin çıkış nedenlerini ve temel parametrelerini bilmeden, sosyalizmin temel kaynaklarını okumadan solcu veya laik olduğuna inanıyor.
ENVER AYSEVER     : Gördüğüm kadarıyla ahlak tartışması da din üzerinden yapılıyor. İnançlı insanlar “ahlaklı,” İnançsız insanlar  “ahlaksız”  gibi. Ahlak nedir. Ahlaklı olmanın ölçüsü nedir?
ÖRSAN K. ÖYMEN   : Tarihe baktığımızda ahlak, dinlerle ortaya çıkmış bir şey değildir. İnsanlık tarihi ile tek tanrılı dinlerin tarihini karşılaştırdığımızda tek tanrılı dinlerin yaklaşık 4000 yıllık bir bilinen geçmişe sahip olduğunu görüyoruz. Felsefe tarihi bunu çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Antik dönemde, örneğin Anadolu’da yaşamış filozoflar “ahlak” üzerine günümüze ulaşan yüzlerce sayfalık metinler yazmışlardır.  Bu filozofların hiç biri ne Musevi, ne Hıristiyan ne de Müslüman’dı. O zaman çok tanrılı dinler vardı. Bu düşünürlerin çoğu zaten bu çok tanrılı din sistemine de inanmıyorlardı. Yani “ahlak” hiçbir zaman dinin tekelinde olmadı.  Ahlakla dini ayırmak gerekir. Dindar birisi ahlaklı da olabilir, ahlaksız da. Aynı şekilde dinsiz biri de ahlaklı ya da ahlaksız olabilir.
ENVER AYSEVER     : İfade özgürlüğü meselesini konuşalım biraz da. Düşünmek, Melih Cevdet’in deyimiyle düşündüğünü söylemekle başlar. Düşünce özgürlüğünün sınırı nedir, daha doğrusu düşüncenin sınırının olması gerekir mi? Ayrıca dindarlıkla dincilik arasında ne gibi bir fark var.
ÖRSAN K. ÖYMEN   :  Sadece filozofların değil vatandaşların da mutlak anlamda ifade ve düşünce özgürlüğüne sahip olması gerekir. Hiç kimseye hakaret etmeden sövüp saymadan en uç fikirler dahi ifade edilebilmelidir. Bugün uç diye nitelendirdiğimiz bir fikir yarın geniş kesimlerce kabul görebilir. Ayrıca bir fikir ileri sürerken bunun felsefi anlamda temellerini de gerekçelendirmek önemlidir. Diğer soruya gelecek olursak, dindar olmak sorun değil. Dini, fetişizm, yani takıntı haline getirip, bilimi, sanatı, siyaseti, günlük yaşamı din ekseninde değerlendirmeye başladığımızda tehlike orda ortaya çıkıyor. Yoksa dindar olmakla ilgili bir sorun yok. Dindarlık ya da dinsizlik kişinin subjektif tercihidir.  Ama biz bunu toplumun geneline zorla empoze etmeye kalktığımızda orda dindarlıkla dincilik arasında bir ayrım yapmamız gerekiyor. Kişi ben dindarım ama, din ve devlet işlerinin, din ve eğitimin, din ve hukukun, din ve idari yapılanmanın ayrılması gerektiğini, yani laikliği savunuyorum diyebilir. Yani kişi bunları savunarak ben Allah’a, Muhammed’in peygamber olduğuna inanıyorum, Kur’an-ı Kerim’deki ahlakla ilgili birçok şeyi de savunuyorum diyebilir.
 ENVER AYSEVER    : Başbakan geçenlerde “yıllarca bize batılı yaşam tarzı, düşünce sistemi ve ideolojisi dayatıldı.  Bu yaşam tarzı bize pek uymadı, dedi. Aynı şey din açısından yapıldığında yani dini referanslar öne çıkartılarak din eksenli bir yaşam tarzının dayatılması da aynı şey değil mi?
ÖRSAN K. ÖYMEN   : İslam dini, biliyorsun geçmişte Türklerin dini değildi. Arapların dini idi. Türkler bu dini sonradan benimsedi. İslam dini ile birlikte biz Arap kültürünü de beraberinde almış olduk. Türk kültürü olmayan, yani Arap kültürüyle gelen bazı yaşam biçimlerini almak, benimsemek yanlış olmuyor da, Fransızlardan ya da İngilizlerden alınca mı yanlış oluyor. Şunu söylemek istiyorum. Nerden aldığımıza değil, buralardan neyi aldığımıza bakmak gerekiyor.  Olay şapka takmak, ya da türban takmak meselesi değildir.  Burada değerler ve kavramlar önemlidir. Burada batılılaşalım derken, aslında buna batılılaşma da dememek lazımdır. Atatürk’ün deyimiyle “çağdaş uygarlık” deyimi daha doğrudur. Nitekim Atatürk, Çin, Hindistan, Mezopotamya uygarlıklarını, antik  Mısır, Yunan ve  Roma uygarlıklarını incelemiştir. Uygarlık dediğimiz şey, bir coğrafyanın, bir kültürün tekelinde değil. Zaman içinde değişik coğrafyalarda ve kültürlerde ortaya çıkabiliyor. Uygarlık dediğimiz şeyin özünde felsefe vardır, bilim vardır, sanat vardır. Atatürk’ün yapmaya çalıştığı şey, bilim, felsefe ve sanat alanındaki eksikliklerimizi gidermektir. Yoksa onları taklit edip, onlar ne yapıyorsa onları yapalım demek değildir. Aslında Atatürkçü olduğunu söyleyenlerden bazıları Atatürkçülüğü yüzeysel bir şekilde anlıyorlar. İşte Atatürk rozeti takmak, Atatürk heykelleri yapmakla Atatürkçü olunmuyor. Atatürk ne diyor? En hakiki mürşit, yol gösterici ilimdir, fendir diyor. Eskiden bu nasıldı? Eskiden en hakiki yol gösterici tarikat lideriydi. Hoş, şimdi de bazı vatandaşlarımız için hala en hakiki yol gösterici tarikat ya da cemaat lideri olabiliyor. Yani Atatürk’ün Çağdaş uygarlık hedefiyle varmak istediği düşünsel yapı budur. Tersinden söyleyecek olursak Atatürk’ün bütün çabası bilimden ve fenden uzak tamamen cemaat liderinin anlayışına bağlı dini referansları öne çıkaran bir yapıyı ortadan kaldırmaya yönelikti.
ENVER AYSEVER     : Bilim de din gibi son zamanlarda bir fetişizm haline geldi. İnsan aklı her şeyi çözmeye yetmez. Dolayısıyla bu pozitivist anlayış, yani modernleşmeyle paralel gelişen bu süreç insanın varlığını ve sorunlarını açıklamaya yetmez. Başka bir anlatımla insanın din ve inanç gibi bilim dışında da bir alana ihtiyacı vardır.  Yani her şey bilim midir? Her şey sınanabilir mi? Her konuda deney ve gözlem yapma olanağı var mı? İnsan sadece akılla ve bilimle sınanabilir olan şeylerle yetinebilir mi?
ÖRSAN K. ÖYMEN   : Bunu bilimin kendisi cevaplıyor. Bilim hiçbir zaman mutlakçı bir şey olarak ortaya çıkmıyor ki. Bilimde yanlışlanabilirlik vardır. Başka bir anlatımla bilimin bir özelliği de yanlışlanabilir olmasıdır. Şimdi gözlem ve deneye bağlı olarak bir tez ortaya atılıyor.  Siz ortaya atılan bu bilimsel kuramı yanlışlamak istiyorsanız, yine gözlem ve deneye dayalı olarak başka bir tez, yani onun antitezini ortaya koymak durumundasınız. Sonuçta onu yanlışlarsınız, ya da onun (göreceli) doğruluğunu teyit etmek zorunda kalırsınız. Bilim tarihine baktığımız zaman ortaya atılan tezler, kuramlar devamlı gelişme içerisindedir. Bir kuram ortaya atıldığında, o, başka bir kuramla çürütülünceye kadar (göreceli) doğru kabul edilir. Bu sefer çürütülen her kuramın yerine yeni bir kuram ortaya çıkmış olur ve bu sefer onun üzerinde çalışılmaya başlanır. Dinde böyle bir şey mümkün değil ki. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bir örnek vermek istiyorum. Şimdi Cuma namazında hocanın vaazda söylediklerine karşın, birisi çıkıp da  “hoca sen bunları nerden biliyorsun, dayanakların nedir, bu konunun epistomolojik gerekçelerini bana anlatır mısın, bunun bilimsel bir temeli var mı, yok mu, hangi gözlem ve deneye dayanarak bunu söylüyorsun dediğinde komik bir şey olur. İnsanlar camilere ve diğer ibadet yerlerine bunları sorgulamak için gitmiyorlar. Sadece dini ibadetlerini yerine getirmek için gidiyorlar. Aynı şekilde bilimsel bir sempozyumda birisi çıkıp da siz böyle söylüyorsunuz ama,  İncil’de, ya da Kur’an-ı Kerim’de böyle söylenmiyor derse o da eşdeğer ölçüde komik olur. Bir başka örnek, bizim TV’lerde zaman zaman evrim tartışmaları olur. Bir tarafta ilahiyatçılar, karşılarında bilim adamları, tartışırlar. Bir taraf fosillerden, deney ve gözlemden bahsederken, diğer taraf ayetlere dayanarak konuyu açıklamaya çalışıyor. Ben din olmasın demiyorum. Din elbette olacak. İnsanın ihtiyacı varsa, dine inanmak onu daha mutlu kılıyorsa, dine inanacak tabiî ki. Sonuç olarak dinle bilimi, dinle felsefeyi karıştırmamak gerekiyor.
ENVER AYSEVER     : Sosyal bilimlerin “bilim” olma şansı var mı? Tarihin felsefe içinde yeri nedir.
ÖRSAN K. ÖYMEN   : Sosyal bilimcilerin işi, doğa bilimcilere göre daha zor.  Sosyal bilimler, doğa bilimlerine göre daha yeni yeni gelişiyor. Doğa bilimleri ise çok eski. Örneğin Mezopotamya’da astronomi vardı. Birinci zorluk bu bilimlerin yeni olmasından kaynaklanıyor. İkincisi ise doğa bilimlerinin araştırma nesnesi adı üstünde “doğa”. İnsan zihni, kendi dışında örneğin, yıldızlarda, denizlerde, gökyüzünde olan bitenleri anlamaya çalışıyor.  Oysa sosyal bilimlerde araştırma nesnesi ile araştırmacı aynı. İnsan, insan davranışlarını ya da toplumun davranışlarını öğrenmeye, açıklamaya çalışıyor. Dolayısıyla burada böyle bir zorluk var.  İnsan devamlı bir oluşum gelişim içindedir. Toplum da öyledir. Statik bir varlık değildir. Bir başka anlatımla insan şudur, ya da toplum budur, neden sonuç ilişkisi çerçevesinde bu güne kadar böyleydi. Bundan sonra da şöyle bir gelişim süreci izleyecek, ya da şu olacak diye kesin önermelerde bulunamıyoruz. Tarihin ise işi daha da zordur. Tarihin mutlaka belgeye dayanması gerekiyor. Bazı tarihçiler neye inanmak istiyorsa onu tez haline getirmeye çalışıyor. Böyle bir tarih anlayışı olmaz. Ben yorum kısmının tarihin içinde olmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Bazısı ise aksini düşünüyor. İçinde sosyoloji olmalı, yorum olmalı diyor. Bana göre tarihin olgusal yönü ağır basmalı ve belgeye dayanmalıdır.  Felsefe anlamında tarih bir bilim olamaz.
* ÖRSAN KUNTER ÖYMEN:
·           1965 doğumlu. 1987 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olmuş, 1990 yılında New York Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden Yüksek Lisans, 1999 yılında yine Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden Doktora derecesini almıştır.
·           Hem felsefe alanında hem de sosyal ve siyasal olaylar hakkında birçok makalesi ve kitabı bulunmaktadır. 1990-2000 yılları arasında iç politika ve dış politika alanlarında gazetecilik yapmış, 2003-2008 yılları arasında üç dönem CHP Parti Meclisi Üyesi olarak görev almıştır.
·           2000 yılından beri üniversitede Öğretim Üyesi ve 2006 yılından beri kurucusu olduğu Felsefe Sanat Bilim Derneği’nde Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapmaktadır.
·       Cumhuriyet Halk Partisi ve Trabzonspor Kulübü üyesidir. İngilizce ve Almanca bilmektedir.

**ENVER AYSEVER:
 · Türk tiyatrocu, televizyon program yapımcısı, sosyolog, politikacı ve 
   Yunus Nadi Roman Ödülü sahibi yazar.
·  Doğum        : 1972, İstanbul
·  Ödüller        : Yunus Nadi Roman Ödülü


  KÜRT MESELESİ: Değerli arkadaşlar, 23 Eylül 2023 tarihinde “milliyetçi muhafazakar” görüşlerinin olduğunu bildiğim bir arkadaşımın “Yı...