28 Ocak 2015 Çarşamba

KUŞ CENNETİ ÇARDAK ACI GÖL 
(Çardak Han-ı Abad Kervansarayı ve Kaklık Mağarası)

Facebook’tan, PAKDOS’un, kuş cenneti Çardak Acıgöl’e hafta sonu bir gezi düzenlediğini öğrenince, hemen geziyi organize eden Pakdos yöneticilerinden Sayın Av. Ali Koyuncu’yu aradım.
 “Ben de geliyorum” dedim.


Av. Ali Koyuncu

Uzun zamandır gitmeyi isteyip de bir türlü gidemediğim kuş cennetinde flamingoları izleyip fotoğraflarını çekebilecektim.
 Bir gün önceden, bir alışveriş merkezindeki teknoloji mağazasından kendime basit bir dürbün aldım. Fotoğraf makinemin ve video kameramın pillerini şarj ettim. Yürüyüş çantamı tekrar tekrar kontrol ettim.
Her şey tamamdı.
Çantamı ve tripodumu sırtlayıp hareket noktamız olan Ulu cami önüne vardığımda  benden önce gelen bir arkadaşımla karşılaştım. Ardından yerel bir TV kanalı olan DEHA TV’den bir kameraman arkadaş da geldi.  Çok geçmeden yürüyüşe katılacak olanlar toplandı.
Yolda kahvaltı için alınan simitlerle,  öğle yemeği olarak düşünülen sucuk ekmekler de bagajlara yüklendikten sonra hep birlikte minibüslere doluştuk.

Hades
Yürüyüşe katılanlar çocuklarını da getirmişti. Pakdos başkanı Sayın Av. Yurdahan Özhan’ın köpeği HADES  ile birlikte sayımız yetmişe yakındı.
Hades en önde şoför koltuğunun yanında, bizler arka koltuklarda yola çıktık.
Hareket etmeden önce yürüyüş lideri Ali Koyuncu,  yolumuz üzerinde bulunan Kaklık mağarasına da uğrayacağımız söyleyince şaşırdım. Ben bunca senedir Denizli’de yaşayan biri olarak Kaklık mağarasını görmemiştim.  Benim için memnuniyet verici bir sürpriz oldu.

Kaklık Mağarası
Kaklık Çivril yol ayrımına gelmeden birkaç yüz metre beriden Denizli Çimento fabrikasının da bulunduğu yere giden yola saptık. Bu yol aynı zamanda Kaklık mağarasına da gidiyordu. 5-6 Km sonra Kaklık mağarasındaydık.
Kaklık Mağarası girişi
Kaklık Mağarası, damlataşı, sarkıtları ve dikitleriyle Pamukkale’de bulunan travertenlere benziyordu. Traverten basamakları ile küçük bir Pamukkale’ydi. Mağara içerisinde bol miktarda berrak, renksiz ve kükürt kokulu termal su bulunmaktaydı. Suyun, bazı cilt hastalıklarına iyi geldiği biliniyordu. Ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler Denizli Valiliğinin  web sayfasına bakabilirler.

Kaklık Mağarası travertenler

Mağarada bol bol resim çekip kükürt kokusunun o malum kokusunu da içimize çektikten sonra mutlu ve bahtiyar mağaradan ayrıldık. Sıra,  simitle yapacağımız kahvaltıya gelmişti. Çocuklar da acıkmış, mızırdanmaya başlamışlardı.


Kaklık Mağarası kükürtlü su
Daha önceden kahvaltı için anlaşılan Ender isimli petrol istasyonunda durduk.  İstasyonun lokanta kısmında kahvaltımızı yapıp ihtiyaçlarımızı giderdikten sonra kuş cennetine gitmek için tekrar yola koyulduk.
Çardak ilçe merkezinin içinden Gemiş kasabası yoluna girdiğimizde solumuzda bizi Acı göl içinde sodyum sülfat tesislerinde işlenmek için biriktirilen  beyaz kimyasal madde yığınları karşıladı. Gölün bu yakası,  kimyasal maddelerin elde edilmesi için parsel parsel büyük buharlaştırma havuzlarına bölünmüştü.


Acı Göl
Gölden çıkarılan tuz, potasyum, sodyum ve sülfat gibi maddeler göl kenarında kurulan tesisler tarafından işlenmekteydi. Elde edilen sodyum sülfat; kağıt, cam ve tekstil gibi değişik sektörlerde kullanılıyordu.
Gemiş kasabasının içinden geçtik. Flamingoları gözleyebileceğimiz yere doğru gitmek üzere kasaba çıkışında minibüslerden indik. Araçlardan indiğimiz yer, gözetleme kulesine yaklaşık 7-8 km. bir uzaklıktaydı.  Aslında gözetleme kulesinin bulunduğu yere kadar yol asfalt kaplıydı.  Araçlarla da gidebilirdik. Ancak biz yürümeyi tercih ettik.
Gözetleme kulesine ulaşıncaya kadar yolda çocuklar, köpeğimiz Hades’le birlikte çok güzel oynadılar. Bazen çocuklar Hades’i, bazen de Hades çocukları geçiyordu. Bir müddet sonra çocukların “anne ben yoruldum” seslerine Hades’in dili bir karış dışarıda sıklıkla nefes alıp verme sesleri karışmıştı.


Acı Göl kuş gözetleme kulesi

Gözetleme kulesine vardığımızda gözlerimiz gölde flamingoları aradı. Flamingolar gölün ortalarında, bulunduğumuz noktaya oldukça uzaktı. Kuşları buradan izleyemeyeceğimizi anlayınca, gözetleme kulesinde güzel bir hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra onları daha rahat izleyebileceğimiz bir noktaya doğru biraz daha yürüdük.


Acı Göl

Az gittik uz gittik derken sonunda göl kıyısında bir su kaynağının başında kalmaya karar verdik. Bu noktadan uzaktan da olsa flamingoları gözleyebilecek, hem de burada öğle yemeği için düşünülen sucuk ekmek partisini yapabilecektik.
Yürüyüş liderimiz hemen yüksekçe bir yere yanında getirdiği teleskobu kurdu.  Daha teleskop kurulurken çocuklar flamingoları görebilmek için sıraya girmişti.  Kafiledeki insanlardan bazılar da benim gibi yanlarında getirdikleri dürbün ve fotoğraf makinesi ile flamingoları izlemeye giriştiler.


Teleskopla flamingo seyri

Ancak kuşların bulunduğu alan yine de çok uzaktı. Teleskop bile ayrıntılı bir görüş sağlayamadı. Ben de çok çabalamama rağmen  bir tek kuşun dahi fotoğrafını çekemedim. Bu yazıma koyduğum fotoğrafı ise bizimle birlikte yürüyüş katılan Arda Aydoğmuş isimli genç bir arkadaşımdan aldım. Kendisine buradan teşekkür ediyorum.


Flamingolar

Acı göl,  kapalı bir havzadır. Kendisini  besleyen ciddi bir su kaynağı yoktur. Her yıl buharlaşma yoluyla göl kurumaya doğru gitmektedir. Kuraklığın ve göl kıyısına kurulu sodyum sülfat tesislerinin varlığı gölde barınan kuş türlerini tehdit etmektedir. Yurdun değişik yerlerinden gelen avcıların kaçak avlanmaları da ayrı bir tehdit olarak kuşların türlerinin hızla yok olmasına neden olmaktadır. Şu ana kadar gölde yaşayan ya da geçici olarak konaklayan yirmi türe ait 176 kuş çeşidinin varlığı söylenmektedir.  Bu nedenle Acıgöl B sınıfı sulak alan olarak korunmaya alınmıştır.


Göl kıyısında sucuk ekmek partisi
Yürüyüşe katılanlardan bir kısmı bir yandan kuşları gözetlemeye çalışırken bir kısmı da sucukları kızartmak için işe koyulmuşlardı. Tavalardan sucuk kokusu çıkmaya başladığında herkesten önce Hades kokuyu almış havlamaya başlamıştı. Hades’in haber vermesiyle çoluk çocuk hepimiz sucukların kızartıldığı tavaların başına üşüştük. 7-8 km.lik bir yürüyüşten sonra karınlar doyunca herkese bir rehavet bastı. “Karnımız doydu, gözümüz yolda” muhabbetleri yapılmaya başlandı.
Piknik yaptığımız alana yayılan çöplerimizi güzelce topladıktan sonra geri dönmek üzere tekrar minibüslere doluştuk. Minibüsün sarsıntısıyla birlikte çocuklardan bazıları annelerinin kucağında tatlı bir uykuya dalmıştı.
Yolda Ali koyuncu ikinci sürprizini yaptı. Dönüşte, yolumuz üstünde bulunan tarihi bir kervansarayı da ziyaret edecektik. Çardak Han-ı Abad Kervansarayı isimli bu han Çardak ilçe merkezinin içerisinde kalmış,  diğerleri gibi kervan yolu üzerinde kervanların konaklama yeri olarak yapılmıştı. Han'i Âbâd kervansarayının kitabesinden Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından 1230 yılında yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Çardak ovasına verilen “Hambat ovası” isminin de buradan geldiği söylenebilir. Ayrıntılı bilgi internet ortamında bol miktarda var. İsteyen okuyucularım Google’dan aratarak öğrenebilir.


Çardak Han-ı Abad Kervansarayı

Kervansaray’a vardığımızda yapının çok kötü olmadığını, az bir çabayla restore edilebileceğini düşündüm.
Ali beyin kervansaray hakkındaki açıklamalarını dinledikten ve epeyi bir fotoğraf çektikten sonra Denizli’ye dönmek üzere yola koyulduğumuzda herkesin gözünde yorgun ama güzel geçen bir günün mutluluğu okunuyordu.


Çardak Han-ı Abad  Kervansarayı
Minibüste koltuğuma oturduğumda beni de tatlı bir uyku bastırdı.  Motorun gürültüsüne karışan yolcuların sesinde kendimi yeni bir gezinin başlangıcında zannettim.
Dalmışım.
Yeni bir gezide buluşmak ümidiyle hoşçakalın. 25/01/2015 DENİZLİ



































20 Ocak 2015 Salı

MENDERES YOLU YÜRÜYÜŞ PARKURU ÇALIŞMALARI
(ETAP: TRİPOLİS-KARAHAYIT ŞELALESİ)
Avukat Ali Yollu arkadaşım, yapımına çalıştığım “Menderes Belgeseli” hakkında geldiğim aşamayı sorup, kendisinin de “Menderes Yolu” isimli bir yürüyüş parkuru hazırlığı içinde olduğunu söylediğinde ne yalan söyleyeyim biraz gururlandım.
Esin kaynağı olmak güzel bir duygu. Neyse…
Ali Yollu, Denizli PAKDOS’un bir ara yönetimi içinde de bulunmuş, deyim yerindeyse kendini doğaya, yürümeye, dağcılığa adamış birisidir.
Edindiği hobi, soy ismi ile adeta çakışmıştır.
Zaman içinde kendisiyle birçok yürüyüşte birlikte oldum. Yürüyüşlerdeki disiplini, sorumluluk ve inisiyatif alma becerisi ile yürüyüşe katılan bizlerin takdirini kazanmıştır.
Ali Yollu aynı zamanda azimli bir arkadaştır. Başladığı bir işi bitirmek için azimle ve sabırla çalışır.
Menderes Yolu projesinde gösterdiği azim ve çaba da bunun örneklerinden biridir. Projeyi bitirmek için sabırla, azimle, yorulmak nedir bilmeden çalışmaya devam etmektedir.
Ali arkadaşım, bu çalışmalarına beni de eklemleyerek, kendi belgesel çalışmalarım için araştırma yapmama olanak sağlamak istemiştir.  Ayrıca benden Menderes Yolu ile ilgili gezi notu tadında yazılar yazmamı istediğinde daha da mutlu oldum.
Bu yazı işte bu düşüncenin ürünü olarak kaleme alındı.
Daha önce yazdığım, Menderes Nehri’nin çıktığı Eldere köyü ve Dinar’ı da kapsayan “ Menderes ve Dinar’ın Meşhur Ali Çavuş Bandosu” isimli gezi yazısına olan beğeniler ayrıca beni cesaretlendirdi.

Av. Ali Yollu
Av. Ali Yollu’nun açıklamasına göre Menderes Yolu projesi uzun soluklu bir yürüyüş parkuru olacak. Menderes nehrinin uzunluğu yaklaşık 550 Km. dir. Amaç, nehrin doğduğu kaynaktan, denize döküldüğü yere kadar olan geçtiği yerlerden, nehre paralel uluslararası bir yürüyüş parkuru hazırlamak ve bu yolu yürüyüşçülerin hizmetine açmaktır. Yürüyüş parkuru üzerinde bulunan bazı yerleşim yerlerini de bu vesileyle tanıtmak ve yöre halkının geçimine katkıda bulunmak projenin başka bir amacıdır.
Parkurun uzunluğu dikkate alındığında bunun ne kadar zor ve zaman alıcı bir iş olduğunu bu işlerden biraz anlayanlar anlayacaktır.
Bu nedenle çalışmalar etap etap yapılmakta, daha sonra tespit edilen etaplar birleştirilip hem arazide fiziki olarak hem de GPS cihazlarına dijital olarak işaretlenmektedir.
Ali Yollu arkadaşım, Mali Müşavirlik yapan Atakan Erenler ile 18 Ocak 2015 pazar günü yapacakları çalışmaya beni de davet ettiğinde hiç düşünmeden “evet” dedim.
Yenicekent (Tripolis) ile Laodikya arasından geçirilmesini düşündükleri parkurun keşfini yapacaklardı.
Sabah 07,00 gibi Atakan beyin aracı ile Karahayıt’a doğru yola çıktığımızda, doğrusu, çalışmanın yöntemi konusunda tam bir bilgi sahibi değildim.  Ali beye neden Karahayıt dediğimde, Karahayıt’a bağlı Haytabey köyünden muhtarı alacaklarını ve muhtarın kendilerine rehberlik edeceğini söylediğinde kafam iyice karıştı.
Ben araştırmalara Yenicekent’te bulunan antik kent Tripolis’ten başlayacağımızı düşünmüştüm.  Ali bey ise tersten başlıyordu. Onun anlattığına göre değişen bir şey yoktu.
Evdeki hesabın çarşıya uymadığını muhtarı bulduğumuzda anladık. Haytabey muhtarını ayağında iskarpin, takım elbiseli görünce muhtarın bize rehberlik edemeyeceğini anladık. İlk hayal kırıklığını yaşamıştık.
Allah’tan Ali Bey GPS cihazına daha önce geçeceği güzergahı işaretlemişti. Hemen döndük ve parkurun başına geldik. Parkurun başlangıcı Karahayıt şelalesine yakın bir yerdi. Daha doğrusu etaplar birleştirildiğinde Karahayıt şelalesi de parkurun içinde kalıyordu. Ancak parkurun bu bölümü bugünkü çalışmanın kapsamı dışındaydı.
Ali ve Atakan Bey çantalarını sırtlayıp patikadan yola koyuldular. Ben parkurun başında kaldım. Araç bana kalmıştı. Benim görevim, araçla birlikte arkadaşlarımı parkurun sonu olan Tripolis antik kentinde karşılamaktı. Aradaki zamanda ise istediğim gibi takılabilecektim.


Karahayıt Şelaleciği
Ben, Karahayıt şelalesine gitmekle işe başladım.  Muhtar, şelalenin bulunduğumuz noktaya çok uzak olmadığını söylemişti. Dere yatağını takip ederek gidebildiğim noktaya kadar gittiğimde,  gördüğüm tam bir hayal kırıklığı idi. Şelale bu olamazdı. Derenin suyu birkaç metre yukarıdan düşüyordu. Eğer söylenen şelale buysa hiçbir albenisi yoktu.  Dere yatağından ileri baktığımda dere, duvarları birden yükselen bir kanyonun içinden geliyordu. Derenin ilerisine kolayca geçmek mümkün değildi. Ağaçlar, böğürtlenler selin bozduğu patikayı kaplamıştı. Daha doğrusu patika diye bir şey kalmamıştı. Ben de kendimi zorlamadım.  Yalnızdım. Başıma bir şey gelse yardım edecek kimse yoktu. Ali beyin ve muhtarın sözünü ettiği asıl şelale bu kanyonun içinde olmalıydı. Karşılaştığım şelaleciğin birkaç fotoğrafını çektikten sonra başlangıç noktama döndüm.
Ayakkabımın tabanına yapışan birkaç kilo ağırlığındaki çamurlardan zor da olsa kurtulduktan sonra arkadaşlarımı Tripolis’te karşılamak için yola koyuldum. Vaktim boldu. Yolda geçtiğim yerlerde fotoğraf makinemin vizörüne takılanları çekerek vaktimi değerlendirmeye karar verdim.
İlk durduğum yer Karahayıt’tı.  Karahayıt,  Denizli’ye Pamukkale’den sonra 5 km uzaklıkta küçük bir yerleşim yeridir. Pamukkale’nin aksine demir bileşenlerini yoğun olarak barındıran kırmızı renkte sıcak bir su kaynağına sahiptir.  Suyun bu özelliğinden yararlanan kasabada büyük termal otellerin yanında yoğun bir pansiyon işletmeciliği vardır. 

Kırmızı sıcak su (Karahayıt Kasabası)

İkinci durağım Pamukkale idi. Pamukkale’nin içine girmedim.  Pamukkale’de daha önce Denizli Barosu Doğa Sporları ve Fotoğrafçılık kursunun düzenlediği etkinlik çerçevesinde epeyi bir fotoğraf çekmiştim.  Pamukkale kasabasının kurulduğu alanda, travertenlerin altında kalan bölgede yeni bir düzenlemeyle halkın faydalanmasına açılan Kocaçukur’dan travertenleri fotoğraflamakla yetindim.


Kocaçukur
Akköy’ü geçip Gölemezli kasabasına geldiğimde saat on ikiyi geçiyordu. Acıkmıştım. Kasabada bir kahveye girdim. İçeride kahveciden başka birkaç kişi daha vardı.  Bir gün önceden bölgenin yerleşim yerlerini işaretlediğim harita taslağını çıkardım. Bölgeyi anlamaya çalışıyordum. Harita taslağının çizili olduğu kağıt parçasını çıkarınca kahveci dahil diğer kişiler de başıma üşüştü. Meraklı bakışlar bir bana bir kâğıda bakıyordu. Ben de durumu açıklama gereği duydum. Kahvedeki adamlardan biri “ Vallahi sizde bir gram akıl varsa” dediğinde şaşırdım. Adam: “Televizyondan bazen çığ altında kalan dağcı haberlerini izliyorum,” dedi. Ve yine yemin ederek “Bu haberleri duyduğumda vallahi bir gram üzülüyorsam” diye devam etti. Adama dışımdan “De git, sen okey oynamana devam et”, içimdense aklıma gelen her şeyi söyledim.
Karnım doymuş, içtiğim birkaç bardak çayla kendime gelmiştim. Ama az önceki adamın söylediklerine de kızmaya devam ediyordum. Allah’ım, ne insanlar var memlekette diye lahavle çektim.
Gölemezli’den sonra Çeşmebaşı köyüne dönerek buradan Ada köyüne ve oradan da Ahmetli köyüne ulaştım. Ahmetli köyünden Yenicekent’e gidecek ve dağdan patikaları keşfede keşfede gelecek olan arkadaşlarımı Tripolis’te karşılayacaktım. Ahmetli köyü de Menderes nehrinin yanında kurulu küçük bir yerleşim yeriydi. Burada Menderes nehrinin üzerinde tarihi bir köprü olduğunu belgesel çalışmalarımdan biliyordum. Tarihi köprünün yanına yapılan betonarme yeni köprü ulaşıma açıldığından bu yana köprü bakımsız kalmış, adeta yıkılmaya yüz tutmuştu. Gördüğüm manzaradan üzülmüştüm. Tarihi bir değer göz göre yok oluyordu.


Tarihi Ahmetli Köprüsü


Ahmetli köyünde kahvede biraz soluklandıktan sonra Yenicekent’e geldim. Yenicekent’te Belediye’nin arkasındaki parkın içinde bir türbe olduğunu duymuştum. Bu türbenin fotoğrafını çektim. Türbeye ait her hangi bir tabela ve açıklama yoktu. Kitabesini aradım. Kitabesi de yoktu. İnternetten de doyurucu bir bilgi edinemedim.


Yenicekent Büyük Tekke Türbesi
Türbenin birkaç fotoğrafını çektikten sonra kasabanın ana caddesinde bulunan çay bahçesine oturdum. Burada Ali beyden telefon bekleyecektim. Saat öğleden sonra üçü az geçiyordu. Az sonra beklediğim telefon geldi. Beni Mahmutlu köyüne çağırıyordu. Mahmutlu köyü planlamamızda yoktu. Plan, dağdaki patikayı Tripolis antik kenti yakınlarına indirmekti.
Tripolis antik kenti bölgenin Hierapolis ve Laodikeia ile birlikte önemli antik yerleşim yerlerinden biridir. Kazı çalışmaları devam etmektedir. Gördüğümde kent neredeyse görünür hale getirilmişti.


Tripolis (Yenicekent)

Tripolis harabelerini geçip Mahmutlu köyüne devam ettim. Yolda, Menderes nehri üzerine sulama amaçlı pompalama tesisleri yapıldığını gördüm.

 
Yenicekent (Menderes suyunu) tevzi/pompalama tesisi
Menderes, Denizli ve Sarayköy ovalarına bereket katıyordu. Ovanın toprak yapısı mükemmeldi. Menderes’in taşıdığı alüvyonlar ile devamlı besleniyordu. İklim uygundu. Ilıman iklime bölgeden fışkıran sıcak su ve buhar kaynaklarını da eklediğinizde tarımsal faaliyet için tüm doğal koşullar oluşuyordu. Sadece çalışmaya ve çok çalışmaya gerek duyuluyordu. Bölge insanı da ellerindeki bu imkânın bilincindeydi. Her tarafı narenciye bahçeleri, seralar ve pamuk tarlaları kaplamıştı.



Sarayköy ovası

Arkadaşlarımı Mahmutlu köyünde bir evin bahçesinde çay içerlerken buldum. Evin sahibi Veli Şen, enişteleri eski Ahmetli Belediye Başkanı Orhan Çırak ve Ali Kara ile birlikte mükemmel bir ev sahipliği yaparak bizi misafir etti. Odun ateşinde yapılan gözleme ile ve kuzine sobada pişirilen kek harikaydı. Yorgunluğumuzun üzerine iyi gelmişti.
Bizi misafir eden güzel insanlara teşekkür ettikten sonra bir başka parkur çalışmasında buluşmak üzere Denizli’ye doğru yola çıktık.
Eve geldiğimde akşam olmuştu. Bu yazıyı yazmak için bilgisayarımın başına oturduğumda, gün boyu yaşadıklarımdan duyduğum zevk bütün yorgunluğumu aldı götürdü.

Bir başka gezi yazısında buluşmak ümidiyle, hoşçakalın. 

EK
GERÇEK KARAHAYIT ŞELALESİ

 Ocak ayının on sekizinde  yaptığımız ve yukarıdaki yazının konusu olan Menderes Yolu yürüyüş parkuru tespit çalışmaları sırasında Karahayıt şelalesinden söz etmiş ve yalnız başıma giriştiğim şelaleyi bulma çabamın olumsuz sonuçlandığını yazmıştım.
Bu çalışmanın ardından iki hafta sonra yani Şubat ayının birinde bölgede yeni bir keşif çalışması yaptık. Bu sefer Ali Yollu, Cengiz Arısoy ve ben,  üçümüz birlikte hareket ettik. Başlangıç noktasından yürümeye başladığımızda hedefimiz öncelikle şelaleyi bulmak ve şelaleden itibaren de tespit edeceğimiz bir patika üzerinden Karahayıt kasabasına, oradan da Pamukkale'ye ulaşmaktı. Böylece iki hafta önce Tripolisten başlattığımız çalışmayı Pamukale'ye bağlayacaktık.
Kısa bir yürüyüşten sonra derenin aktığı vadinin başına gelmiştik. Botlarımız biraz ıslansa da dereyi geçerek kendimizi vadinin karşı yamacına attık. Burada Ali Yollu arkadaşım tecrübesi ve GPS cihazının da yardımıyla eliyle koymuş gibi şelaleyi buldu.

Karahayıt Şelalesi

Karahayıt şelalesine inmek için dik ve kaygan bir patikayı kullanmak zorunda kaldık.Cengiz Arısoy'un  yanında getirdiği iple kontrollü bir şekilde şelaleye indik. 
Gördüğümüz manzara harikaydı.
Sizin de beğeneceğinizi ümit ederek çektiğim bir fotoğrafı paylaşıyorum.





22 Ekim 2014 Çarşamba

DÜŞLER DÜNYASI

Masal bu ya! Hayal dünyama girmek istedim bir gün, durup dururken.
Düşlemek istedim geleceğimin dünyasını, oturup.
İstedim ki gerçeklik kaybolsun bir an, gecenin karanlığında.
Yaşamak istedim özgürce, hayal dünyasında.

Geçmek için düşler alemine yastığa koyduğumda başımı,
Söndürdüm ışığımı, çağırsın diye gecenin karanlığı.
Uzun bir sessizlik, ardından parlak bir ışık hüzmesi;
Çekiyordu beni, düşler aleminin aynalarla kaplı karanlığı.

Ama hayalim birden kayboldu, sevmedi karanlığı ayna.
Yaktım lambayı, tekrar baktım, hayalim aynada.
Söndürdüğümde ışığı yine kayboldum. Yoktum.
Değişmiyordu. Işık varken vardım, aynada.

Belli ki karanlıktan hiç hoşlanmamıştı ayna.
Ben de karar verdim, aynadan girmeye, düşler alemine. Aydınlıkta.
Kalktım, gecenin bir yarısında, etraf sessiz, sadece ben, ürkek;
Yaktım odamın lambasını, sarı bir ışık hüzmesi yayıldı titrek.

Hazırlandım olabildiğince.
Traşımı oldum, giydim en güzel elbisemi,
Dökündüm kokuları mis gibi.
Geçtim aynanın karşısına, girmek için düşler alemine.
Aynadaki ben de traş olmuştu ve giyinmişti en güzel elbisesini.

Bir adım attım, o da attı bir adım. Bana doğru yavaşça.
Tam girmek isterken aynanın camından içeri,
Bir anda…  Aynadaki benle kala kaldık baş başa.
Bir adım çekildim. Baktım o da çekildi geri.

Yeniden dokunmak istedim korkarak ve usulca.
Parmaklarımız buluştu tam aynanın ortasında.
Karşımdaki hayal, aynanın arkasından bakıyordu alaycı;
Aydınlık olsa da oda.

İzin vermiyordu ayna, girmek için düşler alemine,
Yaşamak için  özgürce, hayalimle.
Yeniden koydum başımı yastığa, bakmadan aynaya.
Söndürdüm ışığı, yumdum gözümü, hayal de yoktu, ayna da.

Pencereden giren güneşin ışıklarıyla uyandığımda;
Yeni bir gün başlıyordu, yaşamın gerçekleriyle, zorlu.
Özgürce  yaşam için başarmak gerekiyordu zoru.
Traşımı olurken aynanın karşısında,
Gece gördüğüm aynadaki hayalimle,
Güldük geçtik düşümüze,  tatlı bir tebessümle. 22/10/2014

21 Mayıs 2014 Çarşamba

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİM SÜRECİNDE SAYIN ERTUĞRUL KÜRKÇÜ (YA DA KÜRTLER ) SÖZÜNDE DURABİLİR Mİ?



HDP eşbaşkanı Sayın Ertuğrul Kürkçü, bir TV programında, cumhurbaşkanlığı seçimi kapsamında yaptığı bir konuşmada, “Türklerin özgürlükleri pahasına, Kürtlerin demokratik haklarının elde edilmesi için hiçbir  şantaja boyun eğmeyiz.” anlamında bir söz söyledi.
Bu sözü biraz açmak istiyorum.
Sayın Kürkçü, BDP olarak “Kürtlere verilecek demokratik haklar “sözü” karşılığında, otoriter yönelimlerinden vazgeçmeyen ve bu tavrını ısrarla sürdüren bir kişi olarak Sayın Erdoğan’ı cumhurbaşkanlığı seçiminde  desteklemeyiz.” diyor.
Sayın Kürkçü, kanımca kendi kişisel fikrini söylüyor. İyiniyetini beyan ediyor. Ancak koşullar, Sayın Kürkçü’nün fikrini destekliyor mu, ona bakmak gerekir.
Yazımda, bu konuyu analiz etmek istiyorum.
Sayın Kürkçü, bir Türk olarak eşbaşkanlığını yaptığı HDP’nin Kürt seçmenleri üzerinde İmralı ve Kandil’e rağmen ne kadar ertkili olabilir.
Benim kanaatim etkili olamayacağı yönündedir.
Eğer koşullar uygun olsa, Kürtlerin, Türklerin özgürlükleri pahasına cumhurbaşkanlığı seçiminde Sayın Başbakan’ı desteklemeleri kuvvetli bir  olasılıktır.
Kürtlerin şu anda bilinen talepleri içinde güneydoğuda federal bir yönetim, anadilde eğitim, Öcalan’ın ve KCK tutuklularının serbest bırakılması gibi talepler ön plana çıkmakta ve bunun anayasa ile güvence altına alınması yatmaktadır.
Sayın Başbakan da bu taleplerin bir kısmının kendisinin “başkanlık yetkileri” ile birlikte cumhurbaşkanlığına çıkmasına destek verilmesi  karşılığında olabileceği “sözünü” vermektedir. Başkanlık rejiminde getirilecek federal bir yapı içinde Kürtler için verilen sözler yerine getirilmiş olacaktır.
Başbakanın söz ve davranışlarından ise başkanlık sisteminin denetim ve denge mekanizmaları oluşturulmadan deyim yerindeyse  otoriter “tek adam” yönetimini arzu ettiği anlaşılmaktadır.
Sayın Ertuğrul Kürkçü de işte bu nokta da “biz bu şekilde sayın başbakanı desteklemeyiz” demeye getiriyor.
Ancak koşullar elverse, bu pazarlığın sonuçları İmralı ve Kandil için ileri bir adım sayılacaktır. Böyle bir pazarlıkta buna İmralı’nın karşı durması söz konusu olamaz. Her şeyden önce kişisel olarak İmralı’nın özgürlüğü sözkonusur.
Ancak koşullar böyle bir pazarlığa da uygun değildir.
HDP ve AKP’nin meclisteki oy sayılarına  (313+27=340) baktığımızda meclisten bir anayasa değişikliğinin geçmesi mümkün değildir. Mecliste anayasa değişikliklerinin geçebilmesi için 367 oya ihtiyaç vardır. HDP ve AKP’nin oyları ancak anayasa değişiklerinin halkoyuna sunulması için ihtiyaç duyulan 330 oyu karşılamaktadır.
Görüldüğü gibi, AKP ve HDP’nin meclisteki sayısal çoğunluğu, hem Sayın Tayyip Erdoğan’ın “istediği şekildeki” bir cumhurbaşkanlığını, hem de buna karşılık olarak Kürtlere verilmesi düşünülen hakların anayasa değişikliği ile teminat altına alınmasını mecliste sağlamamaktadır. Halk oyuna gidilmesi zorunluluğu doğmaktadır.
Soru şu. Sayın Tayyip Erdoğan, son yerel seçimlerde aldığı %45 civarındaki bir oy oranıyla halk oylamasına gidebilir mi? Bunu göze alabilir mi? İlk bakışta HDP seçmeninin %8’e yakın aldığı oy dikkate alındığında toplamda elde edilen %53 oranındaki oy, anayasa değişiklerinin halk oylamasıyla kabul edilebileceği yönünde bir sonuç ortaya koyuyor.
Ancak bu, evdeki hesaptır. Bu oy oranı anayasa değişiklerinin halk oyuyla kabul edilebilmesi için aranan %50 oranına çok yakındır. Bir başka anlatımla çok kritik bir orandır. Bu oranın artma olasılığı var mıdır? Bu soruya olumsuz cevap vermek gerekir. AKP ve HDP, alabilecekleri en yüksek oyu almıştır. Doğudaki HDP seçmeninin dışındaki Kürtlerin de AKP’ye oy verdiği düşünülecek olursa Kürt oylarının artma olasılığı sıfıra yakındır.
Buna karşılık, bu türden otoriter bir cumhurbaşkanlığı karşılığında Kürtlere bazı demokratik hakların verilmesi söz konusu olduğunda AKP’nin (Kürtler dışındaki seçmenlerden) oy kaybetmesi kuvvetle muhtemeldir.
Bu oranın miktarı önem arz etmektedir. %4’lük bir oy kaybı bile yapılacak anayasa değişikliklerinin halkoylamasında, yeterli oyu almamasına neden olacaktır. Sayın Başbakan kamuoyu yoklamalarına ve anketlere çok değer vermekte ve atacağı bazı adımları anket sonuçlarına göre atmaktadır.
Benim kanaatim, böyle bir pazarlığın söz konusu olması halinde ülkenin batısında, daha önce AKP’ye oy vermiş Türk seçmenin %4’den fazla bir kesiminin halk oylamasında AKP’ye oy vermeyeceği yönündedir. Nitekim 1991 seçim sonuçları incelendiğinde: 1989 yerel seçimlerinde CHP tarafından kazanılan İstanbul dahil bütün batı illerinde CHP’nin büyük oy kayıpları yaşadığı ve bu bölglerde DYP’nin birinci parti olarak seçimleri kazandığı görülmüştür.
Ne olmuştur da batıda yaşayan seçmen 1989 da oy verdiği SHP (CHP)’den  vazgeçerek 1991 seçimlerinde DYP’ye yönelmiştir.
Burada 1989 yılında Paris’te toplanan Kürt konferansına katılan SHP’den seçilen Kürt milletvekillerinin SHP’den ihraç edilmesine rağmen, 1991 seçimlerinde  HEP’li Kürt milletvekillerinin SHP listelerinden meclise yeniden taşınması olayı, CHP’nin ulusalcı kanadına mensup Türk seçmenin tercihinde belirleyici bir rol almıştır, denilebilir.
Daha sonra aynı kaygılarla Türk seçmenin CHP’yi meclis dışı bıraktığı unutulmamalıdır.
Ülke siyasi tarihinde yaşanmış böyle bir örnek varken ve  CHP içindeki  ulusalcıların ve MHP’li seçmenlerin varlığı da düşünüldüğünde AKP’nin bu bloktan oy koparmasının  mümkün olmayacağı söylenebilir.  Aksine AKP’nin eski DYP, ANAP, MHP ve RP’den oluşan bir koaliyon gibi düşünüldüğünde, koalisyon içindeki Türk milliyetçilerinin oylarının kaybedilmesi söz konusu olabilecektir.
Bir başka anlatımla AKP içindeki Türk milliyetçileri, MHP ve CHP seçmenleri ile birlikte AKP’nin ve HDP’nin birlikte pişirmeye çalıştıkları bu projeye izin vermeyecektir.
Sayın Başbakan da bu olasılığı dikkate almaktadır. Kanımca yaptırdığı kamuoyu anket sonuçları da bu yöndedir. Yoksa, az da olsa bir ışık görmesi halinde bunu hayata geçirmek için hemen harekete geçeceği “tarzından” bellidir. Bu adımları atmak için Başbakan çok çekingen davranmakta hatta son zamanlarda adını dahi anmamaktadır.
            Bu doğru bir yaklaşım mıdır? Yani birlikte yaşamanın koşullarını oluşturmaktan vaz mı geçmeliyiz. Buna vereceğim cevap kesinlikle “vazgeçmeyelim, çabalara devam edelim” olacaktır. Ancak bu tür şantajla, sonuçları her iki halk için de hüsranla sonuçlanacak girişimlere de karşı durmamızı gerekiyor. Bir yandan evet derken diğer yandan hayır demek gibi bir şey. Bir şey, aynı zamanda hem kendisi hem zıddı olamaz. Bu fizikte  olabilir mi bilmiyorum. Ancak sosyolojik olarak siyasette bir evrimden bahsetmek mümkündür. Yani bir düşünce evrimleşerek zıddına dönüşebilir. Zaten siyasi düşünce özgürlüğünün savunulmasında da bu yaklaşımdan hareket edilmektedir.
            Yukarıda açıkladığım pratik siyasi koşulların bulunmamasına rağmen insan hakları temelinde, Kürtlerle Türklerin birlikte yaşamasının koşulları oluşturulamaz mı. Bence oluşturulabilir. Bu koşulların yaratılması için illa ki Kürtlerin, “Türklerin özgürlüklerinin ellerinden alınmasına  neden olabilecek” pazarlıklara girmesini gerektirmez.
            Ayrıca bu özgürlükler için Kürt milliyetçilerinin ellerinde silah, dağda, Kürt ve Türk gençlerinin ölümüne neden olacak hareketler içinde olmalarına da gerek yoktur.
            Bu koşulların oluşturulması için MHP’den ve AKP’den adım atılmasını beklemek mümkün değildir. MHP’nin keskin milliyetçi tavrı ve AKP’nin de başbakan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığını dayatması buna engeldir.
Bu gün Sayın Başbakan’ın verdiği bazı sözler karşılığında Kürtlerin taleplerinin yerine getirilmesi imkansız gözükmekte ise de bu sözlere kanarak PKK’nın eylemsizlik içinde olması, dolayısıyla kanın ve şiddetin durması, gençlerin ölmemesi de çok büyük bir kazanımdır. Bu kazanımın herşeye rağmen sürdürülmesi gerekmektedir. Ancak korktuğum, Kürt milliyetçilerinin Başbakan’ın sözünde duramamasından kaynaklı yeniden şiddet yoluna başvurmalarıdır. Geçmişte bunun kötü örneklerini çok yaşadık. AKP, her seçim döneminden önce bu tür girişimlerde bulunarak PKK’yı eylemsiz kılmakta, ancak verilen sözler tutulmayınca PKK yeniden şiddete başvurmaktan çekinmemektedir. Yalancı çoban gibi PKK her seferinde aldatılmaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde de aynı senaryo uygulanmaktadır. Bu sürdürülemez bir politkadır. Sonuçları kan ve gözyaşıdır.
Ancak Kürtlerin ve Türklerin artık şiddetle bir yere varılamayacağını da anlamış olmaları gerekiyor. Birlikte yaşamanın koşullarının oluşturulmasında şiddeti tamamen dışlayan, yeni demokratik yöntemlerin geliştirilmesine her iki tarafın da öncekinden daha fazla ihtiyacı vardır. Bu konuda mümkün olan her türlü çabayı her iki tarafta göstermelidir.
Birlikte yaşamanın koşullarının oluşturulmasında  Cumhuriyet Halk Partisi’ne de çok büyük görevler düşmektedir.  Her ne kadar CHP içinde ulusalcı kanadın varlığı buna engelmiş gibi görünüyorsa da  CHP genel başkanlığının belirleyeceği siyasi tavırla geniş halk kitlelerinin bir süreç içinde ikna edilmesi mümkündür.
Şu anda CHP bir ikilem içindedir. Geçmişte yaşanan meclis dışında kalma olayının verdiği travma ile ve ulusalcı kanadı küstürmeme gibi bir çekingenlikle bu adımları atmada isteksizlik göstermesi, sosyal demokrat bir parti olduğunu söyleyen bir siyasi partide uzun süre sürdürülemez.
Bir parti, hem sosyal demokrat, hem de ulusalcı olamaz. Ulusalcılar da ikna edilerek kürtlerle birlikte yaşamanın asgari koşulları sağlanabilir. Bir şeyin hem kendisi hem zıddı olamayacağı ancak bunun evrimle değişebileceğini söyledim.
Değişim, değişmeyen tek şeydir.
Yarınların bugünden daha iyi olacağını sosyoloji tarihi bize göstermektedir. Elbette bu, bir takım inişli çıkışlı, kesintili bir tarihi süreçtir.
Ancak süreç daha iyiyedir.




9 Mayıs 2014 Cuma

FETHULLAH GÜLEN, TÜRK ABD İLİŞKİLERİNİN NERESİNDE: SELVİ, GÜZEL SENARYO YAZMIŞ.



Abdulkadir Selvi'nin Yeni Şafak gazetesinde "CIA Başkanı'nın Gülen teklifi" başlığıyla yayımlanan (1 Mayıs 2014) yazısını okudum.
Selvi, Fehmi Koru’nun “Taha Kıvanç” müstear adı ile yazdığı 4 Eylül 2012 tarihli Star Gazetesi'ndeki köşesinde yayınladığı bir yazıdan yola çıkarak CIA Başkanı Petraeus’un  2/3 Eylül 2012  tarihinde gerçekleşen Türkiye ziyaretinde, Başbakanla yapılan bir görüşmede “açıklanmayan bir konuyu” açıkladığını yazmış. Konunun doğruluğunu da bir kaç kaynaktan teyit etmiş! Selvi’ye göre güya CIA Başkanı Petraeus, Başbakan’a FG ile aralarındaki ilişkiyi düzenleme teklifinde bulunuyor ve bunun karşılığında da İsrail’in Mavi Marmara olayı ile ilgili özür beyanını Başbakan’ın  kabul etmesini istiyor.
Selvi’nin deyimiyle: “Siz İsrail'in özrünü kabul edin, biz de sizin Cemaat'le ilişkilerinizi düzenleyelim” diye teklifte bulunuyor.
CIA Başkanı Petraeus’un Kuzey Irak’ta, Süleymaniye’de 4 Temmuz 2003 tarihinde askerlerimizin başına ABD askerlerince çuval geçirilmesi sırasında ABD’nin Kuzey Irak’tan sorumlu komutanı olduğunu hatırlamakta yarar var..
Bu kadar hatırlatmadan sonra asıl konumuza dönecek olursak:
Uzun süre Gülen ile bir değerlendirmede bulunmak istiyordum. 
Abdulkadir Selvi’nin yazısı benim için bir fırsat oldu. Selvi güzel senaryo yazmış.
Ben de bir senaryo yazayım.
Bana göre, Sayın Başbakan'ın FG'le ilişkisinin bozulmasında Başbakan'ın Suriye konusunda ABD tarafından açığa düşürülmesi olayı yatıyor.
Türkiye Suriye ilişkileri bağlamında Tayyip Erdoğan ile Beşar Esad arasındaki ilişkilerin birden bire kopması  ayrıca incelenecek ilginç bir yazının konusudur. Ama kısaca değinmekte yarar var.
2008’de Esad’ın Bodrum ziyareti, 2009’da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Suriye ziyareti ve 11 Ekim  2010’da Başbakan’ın (son) Suriye ziyaretleri iki ülke arasındaki yakın ilişkiyi gösteren ziyaretlerdir.
Başbakan 11 Ekim  2010’da Şam’a yaptığı günübirlik ziyaret sırasında “Türkiye-Suriye olarak aramızdaki gerek siyasi, gerek ekonomik, ticari, kültürel ilişkilerin iktidarımız döneminde kazandığı ivme gerçekten her iki ülke yönetimlerini de, halklarını da olumlu istikamette etkileyen bir süreç. Bunu bundan sonraki yıllarda da aynı kararlılıkla devam ettireceğiz.” Şeklindeki açıklaması yazının anlaşılması için akılda tutulmalıdır.
Analizime devam ediyorum.
Arap baharı denilen özgürlük rüzgarının etkisiyle 2011 yılının baharında Suriye’de muhalif grupların düzenlediği olaylar karşısında Esad’ın bu olayları şiddetle bastırmaya çalışması, binlerce inanın ölmesine, sakat kalmasına ve milyonlarca insanın yerinden yurdundan göçmesine neden oldu.
Esad’ın şiddet politikasına karşı uluslararası kamuoyu, başta ABD olmak üzere Fransa, İngiltere ve Almanya Esad’ı devirip, demokratik bir yönetimi işbaşına getirmek için muhalefeti destekleme kararı aldı. Burada en büyük desteği de Türkiye sağladı.
Ancak Birleşmiş Milletlerden doğrudan müdahale yönünde bir kararın çıkmaması üzerine batının ve Türkiye’nin desteklediği  muhalefet bölündü, parçalandı. Deyim yerindeyse Suriye canavarca mezhep cinayetleri işleyebilecek terörist gruplara teslim oldu. Bu terörist grupların eylemlerini aynı zamanda kendilerine yönelik bir tehdit olarak algılayan ABD ve batılı müttefikler, muhalefilere verdiği desteği çekti. Suriye olayında Türkiye deyim yerindeyse yalnız kaldı. Değerli yalnızlık tartışmalarını hatırlayalım.
Başbakan’ın Ekim/2010 tarihindeki Şam gezisini yaptığı tarih ile Suriye’de muhalif hareketlerin başladığı  Mart/2011 tarihi arasında kısa bir süre vardır. Bu arada sayın Başbakan Esad’ı demokratik adımlar atması yönünde ikna etmek için  çabaladıklarını söylüyor.  Doğrudur. Ancak ben bunun tartışmasına girmeyeceğim.
Birbirlerini Bodrum gibi bir tatil beldesinde ailecek ağırlayacak, hatta Başbakan’ın, çocuklarının düğününe davet etmek için özel uçak gönderecek kadar  yakın ilişki içinde olan iki kişi arasındaki münasebetin (çok öncelerden Esad’ın antidemokratik kimliği de bilinirken) aniden bozulmasını; birden bire başbakan’ın özgürlük sevdasının depreştiğine bağlamanın da doğru olmayacağı kanatindeyim. Bu ilişkinin bozulmasında başkaca sebeplerin olabileceğini tahmin ediyorum. Ancak bu tahminimin hiçbir dayanağı olmadığı için burda yazmıyorum.
Başbakan’ın Esad’a, -ABD ve batılılar Suriye’ye müdahaleden çekilmişken- büyük bir öfkeyle saldırmaya devam etmesinde de tahmin ettiğim sebebin etken olduğunu düşünüyorum.
Toparlayacak olursak ABD’nin, Başbakan’ı Esad’a karşı yalnız bırakması, onun ABD’ye karşı  tavır almasına, politika değiştirmesine neden olmuştur.
Dikkat edilirse bundan sonra Türk Hükümetinin Şanghay Beşlisi’ne üyelik girişimleri, Nisan/2013’de işbirliği anlaşması, Eylül/2013’de Çin ile füze alım ihalesi ve  dersaneler dolayısıyla FG üzerinden ABD’ye vurma girişimleri gündeme geldi. Bunların hepsi ABD’ye karşı alınan karşı tavrın birer göstergesiydi. Dikkat edilirse Ukrayna konusunda bile Rusya'ya karşı yüksek perdeden bir eleştiri getirilmemesinde ABD'ye karşı bir duruşun devam etmekte olduğu gözlemlenebilir.
Bu tutum, Başbakan’ın özgürlük yolunda savrulmasının nedenleri arasında bir unsur olarak sayılabilir. Ancak bu, ayrı bir yazının konusudur.
Konumuza geri dönecek olursak:
Başbakan niçin  FG üzerinden ABD’ye tavır aldı. Yazıda cevaplanmaya çalışılan soru budur.
Sorunun cevabını vermeden önce FG'nin ABD istihbaratı için ne kadar önemli olduğunu hatırlamak yeterli.
FG'ye vurmak, ABD istihbaratına vurmak demektir.
Uluslararası diplomaside devletler birbirlerinin yüzüne gülerken (Buna diplomatik nezaket deniliyor)  arka planda ulusal çıkarları için dış politikalarını değişik argümanlarla değişik araçlar üzerinden yürütmektedir.
İşte FG, burada bir dış politika aracı olarak kullanılmıştır. Dershaneler de bunun bahanesidir.
Başbakan, Suriye olayından sonra açıktan yapamadığı ABD karşıtlığını bu şekilde yapmış oldu. Ve bu süreç hala devam ediyor.
ABD de ipleri tamamen koparmak yerine başbakan’a karşı FG ile mücadele yöntemini seçti. FG’nin örgütü ile MİT’e ve hükümete karşı tavır aldı. Seçimlerde AKP’nin kaşısında muhalefetle işbirliğine bile gitti.
Burada küçük bir parantez açarak (ABD, FG ve AKP'nin çıkarlarının uyuştuğu dönemde) ABD’nin, FG aracılığı ile hükümetle yaptığı işbirliği sayesinde ABD’den uzaklaşma yönünde görüş beyan eden ordunun ulusalcı (ne demekse) kanadını da tasfiye ettiğini hatırlatmak isterim. (Bugün çıkarları çatıştığı için) Sayın Başbakan  bizzat kendi ağzından Türk Ordusuna kumpas kurulduğunu ifade edebilmektedir.
Seçimlerden sonra FG üzerinden ABD ile mücadelenin hala devam ettiğini gözlemliyoruz. İş, FG aleyine örgüt suçundan soruşturma açılarak ABD’den istenmesine kadar vardı.
Güncel soru şu. ABD, FG’yi iade eder mi?
Yazımda yaptığım analizlerden sonra benim vardığım sonuç şudur.
FG'nin iadesi, tamamen ABD istihbaratınca FG'den yararlanma olayının değerlendirilmesine ve Türkiye ABD arasındaki ilişkilerin seyrine bağlıdır..
ABD’ye FG'yi iade et demekle iade olayı gerçekleşmez. İade bazı dengelerin yeniden kurulmasına bağlıdır.
Bu dengeler kurulursa ABD, FG’nin “gözünün yaşına” bakmaz.
Tabi bu arada olan saf  FG'cilere oluyor. Arada çıtır olduklarının farkında değiller.

  KÜRT MESELESİ: Değerli arkadaşlar, 23 Eylül 2023 tarihinde “milliyetçi muhafazakar” görüşlerinin olduğunu bildiğim bir arkadaşımın “Yı...