19 Şubat 2020 Çarşamba


SİYASET BİLİMİ
("Siyaset" bilim midir?)
(GİRİŞ)
Siyaset bilimine giriş niteliğinde olan bu makalemin başında  “siyaset bilim midir” sorusuna cevap arayacağım.
Bunu yaparken konunun daha iyi anlaşılabilmesi için önce bazı kavramları açıklamam gerekiyor. “Kavram” gibi, “bilim nedir?” gibi. Daha sonra “siyaset bir bilim midir?” sorusuna cevap vereceğim. Önce “kavram” kelimesinden başlayalım.
İSİM/KAVRAM:
Kavram bir bir nesne, bir hayvan, bir bitki, bir insan ya da bir olayı anlatmaz. Biz bir nesne, kişi ya da olayı  anlatan, bunlara karşılık gelen kelimelere isim diyoruz. İsimler tekil varlıklara ad olabildiği gibi çoğul varlık ve olaylar da ad olabilir.
Örneğin kedi bir hayvan türüne verilen isimdir. İnsan da  öyle.  Menekşe de bir bitki adıdır. Yağmur, göç, deprem gibi isimler bu olaylara ad olmaktadır. 
İsimler somut yani elle tutulabilen, gözle görülebilen somut varlık ve olaylara ad olabildiği gibi  soyut yani elle tutulamayan, gözle görülemeyen varlıklara ve olaylara da ad olabiliyor. Örneğin “tanrı” ismi soyut bir varlığa verilen addır. “Düşünce” de soyut bir olaya verilen addır.
Kavramlara gelecek olursak kavram,  biraz önce ismini saydığımız  varlık ve olayları bir çerçeve içinde çevresiyle ve birbirleriyle olan ilişkilerini anlatır.
Nasıl  varlık ve olayları biz isimlendiriyorsak, kategorize edilmiş, yani çerçevelenmiş  her bir kavramı da biz bir isimle tanımlıyoruz. Ancak biz o isimden artık tek tek varlık ve olayları değil, o varlık ve olayların birbirleriyle olan bağlantısını yani bir kavramı anlıyoruz.
Örneğin tavuk  dediğimiz zaman aklımıza bir kümes hayvanı gelir. Ancak “tavuk kavramı” dediğimiz zaman yanına hemen horozu, kümesi, yumurtayı, üremelerini, beslenme değerini, ülke ekonomisine katkısını, tavuk çeşitlerini vs. gibi bir çok ilişkiyi göz önüne getiririz. Yani tavuk kavramı saydığımız bütün bu alt kavramları da içinde barındırır.
Kavramı, bir evin çatısına benzetebiliriz. Bu çatının altında yer alan her şey ama her şey çatı kavramının içeriğini oluşturur. Bir başka anlatımla birbirleriyle ilişkili, birbirini tamamlayan parçalar bütününe  biz kavram adı veriyoruz.
Buradan siyaset kelimesine  atlayacağım. Bu kadar girişi “siyaset” kelimesi bir isim midir, yoksa bir kavram mıdır, bunu özümsememiz için yapmış olduğumu her halde fark etmişsinizdir. Evet, siyaset, yalın bir olayın ismi değil; insanların birbirleriyle ve içinde yaşadığı toplumla olan  ilişkilerini anlatan, ona ad olan  bir kelimedir.
Peki bu ilişkiler bir bilim midir. Yani siyaset bir bilim midir?
O zaman “bilim” nedir  sorusuna cevap arayalım.
Bilim nedir sorusuna geçmeden önce yine bazı kavramları açıklamakta yarar var.

SORU – TEZ - HİPOTEZ - TEORİ - YASA NEDİR?
Soru:
Toplumsal ya da doğal her bir varlık ya da olayın oluş şeklini ve aralarındaki ilişkinin nasıl meydana geldiğini anlamak için kurulan bir cümledir.
Örneğin insanları toplum halinde bir arada tutan nedir? Bu bir sorudur.
Soru felsefenin temel bir unsurudur. Felsefe, sorulara, düşünme yöntemleri kullanılarak cevap arama çalışmasıdır. Bilimlerin anası olarak da tanımlanır.                                                             
Tez (İddia):
Kısaca sorulara karşı verilen cevaplardır. Bu cevaplar doğru da olabilir, yanlış da. Her hangi bir bir bilimsel incelemeye, araştırmaya dayanmaz. Yani yanlışlanmaya açıktır. Bu nedenle bu tür cevaplara biz iddia, tez diyoruz.  
Hipotezler (Varsayımlar - Önerme):
Tez, üzerinde bilimsel metodlarca test edilip,  defalarca inceleme yapılarak oluşturulan bilimsel bir öneridir.  Hipotezler de yanlışlamaya açıktır.
Teoriler
Hipotezler değişik yer ve zamanda değişik bilim adamlarınca defalarca test edildiğinde doğrulanmışsa teori adını alır. Teorilerin savundukları tezler büyük ölçüde kabul edilmiş ancak yine de yanlışlanabilme ihtimali olan konulardır. Yani teoriler yanlışlanıncaya kadar doğru ve geçerli kabul edilir.  Örneğini evrim teorisi, büyük patlama teorisi, teoridir.
Teoriler kanun olmazlar. Teoriler, hipotez ve kanunlar arasında bir bağıntıdır.
Bilimsel Kanun/Yasa:
Bilimsel yöntemler dahilinde defalarca test edilip, yanlışlama yoluna gidilmiş ve sürekli olarak işlevselliği korunmuş, gözlemlenebilen, kanıtlanmış prensiplerdir. Yasalar değişmezlik ilkesine sahiptir. Yanlışlamaya çalıştığınızda, yasayı çökertmeniz mümkün olmaz. Örneğin fizikte okuduğumuz “yer çekimi kanunu” bir kanundur.

BİLİM NEDİR?
Varlıkları, olayları ve bunların birbirleriyle olan ilişkilerini sınıflandıran, kategorize eden, düşünsel (felsefi) ya da gözlem ve deneye dayalı olarak aralarındaki ilişkiler konusunda  varsayımlarda bulunan, bu varsayımlara ve o anki verilere bağlı  olarak doğru kabul edilen ve genel geçer (her yerde ve her zamanda geçerli yasa kural) sonuçlar üreten faaliyetler bütününe biz bilim diyoruz.
Şimdi bu özellikleri tek tek ele alalım.
Gözlem:
İnsanoğlu yaratılışından bu yana beş duyu organı vasıtasıyla ve aklıyla çevresini tanımaya, etrafındaki nesneleri ve olayları bilmeye aralarındaki bağı anlamaya yönelik bir çaba içerisine girmiştir. İnsanoğlunun duyu organlarıyla yaptığı faaliyete biz gözlem diyoruz.
Sınıflandırma:
Varlıklar ve olayları benzer veya benzemeyen yönlerini ele almaktır. Sınıflandırmaya başladığımızda bilim yapmaya başlamış, bilimin eşiğinden içeri adım atmış oluyoruz. Örneğin bir bitkiyi ele aldığımızda bunun ne tür bitki olduğunu sorgulamaya başlıyor ve onu bir sınıfın içine yerleştirmeye başlıyoruz. Bu bitki bir limonsa turunçgil, bir gülse onu da çiçek olarak sınıflandırıyoruz. Gördüğünüz gibi bu sınıflandırma bitkilerin kabaca duyu organlarıyla algılanan özelliklerine göre yapılmıştır. Bu sınıflandırma daha ayrıntılı olarak yapılabilecektir. İşte bilim daha ayrıntılı, daha ayrıntılı, daha da ayrıntılı çalışmalar yaparak sonuca ulaşmaya çalışır.
Deney:
İnsanlar, varlıklar ve olaylar arasındaki  ilişkileri daha iyi anlayabilmek, onlardan genel geçer kurallar oluşturabilmek için deneyler yaparlar. Örneğin suyun belli bir sıcaklıkta katı sıvı ve gaz haline dönüştüğünü önce gözleme dayalı olarak, sonra deneyerek bulmuşlardır. Bu bulgu bilimsel bir sonuç olarak hayatın her alanında genel geçer bir kural olarak insanlığın bilgisi haline gelmiştir.
Sonuç çıkartma (Genel geçer yasalar oluşturma):
Gözlem ve deneye bağlı olarak oluşturulan ve sınıflandırılan bilgilerden bir sonuç çıkartılmaya çalışılır. Yani sebeplerle sonuçlar arasında bir bağ kurulmaya çalışılır. Sebeplerin doğurduğu sonuçlar her yerde ve her zaman doğrulanabiliyorsa bu sonuçlar bilimsel bilgi olarak adlandırılır. Bu bilgilerden yola çıkılarak daha başka, daha başka, daha başka bilgiler elde edilir. Elde edilen bilgiler sonuçta insanların rahat ve konforunu artırmak, refahlarını yükseltmek amacıyla kullanılır. Ama bilim yoluyla elde edilen bazı bilgilerin kullanıldığında insanlığın yok oluşuna da sebebiyet   verebildiğini de göz önünde tutmamız gerekiyor. Örneğin nükleer silahların kullanılmasında böyle bir tehlike vardır.
Şimdi gelelim siyaset bir bilim midir sorusunun cevabına?
Siyasetin bilim olabilmesi için yukarıda saydığımız özelliklere sahip olması gerekir. Yani gözlemlenebilir, deneye dayalı, doğrulanabilir ve sınıflandırılabilir olmalıdır. Sonunda da gözlem ve deneyden yola çıkılarak elde edilen bilgilerden her yerde geçerli genel kurallar oluşturabilmelidir.
Bundan yüzyıl kadar önceki anlayış, bilimin, sayılabilir, ölçülebilir, gözlenebilir, deney yapılabilir konuların gerçek bilimin konusu olduğu yönündeydi. Yani Matematik, fizik, kimya gibi  doğa olaylarını inceleme konusu yapan çalışmalara bilim denmekteydi.
Ancak daha sonraları toplumsal olayların da bilim konusu olacağı ileri sürüldü ve bilim yeniden tarif edildi.
Buna göre varlık ve olaylar arasındaki ilişkileri sınıflandırabiliyorsak ve bunlar arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurabiliyorsak sınıflandırdığımız her bir konu bilimin konusu olmaktadır. 
Artık bugün sosyoloji, siyaset, hukuk gibi konularda yapılan çalışmalar da bilim olarak sınıflandırılmaktadır. Dolayısıyla siyaset de bir toplumsal bir bilimdir.

SİYASET BİLİMİ :
Bir kavram olarak biz neye siyaset diyoruz.
 Siyaset Arapça kökenli bir kelime olup, köken  olarak at bakıcısı olarak tanımlanmaktadır.
At bakıcılığını bir kavram olarak düşünürsek içinde atı eğitmek, kontrol altında tutmak (dizginlemek), atı yönlendirmek, yönetmek gibi konuların da at bakıcılığının konuları olduğunu fark ederiz. Dil bilimcileri siyaset kelimesinin buradan türediğini ileri sürmektedir.
En geniş anlamıyla siyaset, bir amaca ulaşmak için  izlenen yol ve yöntemlerin bütünüdür. Aile içi siyaset, aşiret siyaseti, ülke siyaseti bu toplulukları oluşturan bireylerin mutluluğunu sağlamak için izlenen yol ve yöntemlerdir.
Dar anlamda ise siyaset, devlet yönetme, iktidar olma gibi konulara karşılık olarak kullanılmaktadır.
Siyaset, içinde  bireyi, toplumu, devleti, yöneticileri ve bunların aralarındaki ilişkiyi inceler. Gözlemler yapar, deneyler yapar; bu deney ve gözlemlerden  sonuçlar çıkartır, sınıflandırır ve sonunda her yerde her zaman genel geçer  sonuçlara  varmaya çalışır.
Yani siyaset bir bilimdir.
Hangi ilişkiler siyaset biliminin konusunu  oluşturur.
Biraz önce aileden, aşiretten ve ülkeden söz ettik. Bu kavramların her biri bir topluluğu anlatmaktadır. Yani kısaca siyasetin konusu toplumdur. Siyaset bu toplumu  bir bütün olarak refaha ulaştırmak için izlenen yol ve yöntemleri gözler, inceler, araştırır, sınıflandırır,  aralarında sebep sonuç ilişkileri kurar ve bunlardan yola çıkararak genel geçer kurallar oluşturmaya çalışır.
Siyaset biliminin konusunun toplumsal ilişkiler olduğunu gördük. 
Şimdi bunlara biraz daha yakından bakalım.

TOPLUMSAL YAŞAM ve DEVLET
İnsanoğlu topluluk halinde yaşar.  Ünlü düşünür Platon, insanı toplumsal bir havyan olarak daha ilk çağlarda tanımlamıştır.
İnsan DOĞDUĞUNDA toplumla ilk önce aile içinde karşılaşır. Anne, baba ve çocuk aileyi oluşturur. Aileler, aşiretleri, aşiretler de ulusu oluşturur. Uluslar da uluslar arası toplulukları meydana getirir.
İşte  bireylerin gerek  birbirleriyle gerekse içinde bulunduğu toplumla ya da toplumların toplumlarla olan ilişkileri hep siyasetin konusudur.
Toplum  temelde bireylerden oluşur.  Bireylerin ihtiyaçları toplumsal örgütlenmeyi beraberinde getirmiştir. Yeme, giyim, barınma ve diğer bir sürü ihtiyacımızı gidermek için toplumda YATAY iş bölümüne gidilmiş ve kimi insanlar ekmek, kimisi giysi, kimisi de konut araba vs. üretmiştir. Dikkat ederseniz bütün bunlar bireysel ihtiyaçlardır.
Bir de toplumu oluşturan bireylerin ortak çıkarları etrafında şekillenen toplumsal ihtiyaçları vardır. Güvenlik gibi, adalet, eğitim, sağlık vs. gibi.  İşte insanların bir araya gelerek ortak ihtiyaçlarını gidermeye yönelik oluşturdukları insan ve mal topluluğuna biz “DEVLET” diyoruz.
Burada şunu da hemen ilave edelim. Devlet dediğimiz toplumsal hizmetleri görmek için oluşturulan örgüt, aygıt, adına ne dersek diyelim adına yurt dediğimiz sınırları belli bir ülkede yaşayan bireyler tarafından oluşturulur.
Devlet, siyaset biliminin en önemli konusudur. Devleti insan ve mal topluluğu olarak tanımlamıştık. Burada insan ve mal topluluğunu yönetecek “yönetici” olarak adlandıracağımız bir başka kavram “devlet” kavramının içine girmektedir.
Yani devleti oluşturan üç ana unsur burada karşımız çıkmaktadır. Yöneticiler, görevliler, mallar.
Bunları, özellikle  yöneticileri, seçilmelerini, hak ve yetkilerini ileride daha ayrıntılı olarak  inceleyeceğiz.
Giriş niteliğindeki bu makale umarım faydalı olmuştur.

18 Ağustos 2019 Pazar


PARA,  PARA,  PARA

PARA DEDİKLERİ NEDİR?
Para, en basit ifadeyle emeğin, üretimin değişim aracıdır. Örneğin ben ekmek ürettim, sen de ayakkabı yaptın. Ben sana ekmek, sen de bana ayakkabı verdiğinde ürettiğimiz şeyleri değiştirmiş oluyoruz. Yani takas yapıyoruz. Ancak sorun burada ortaya çıkmaktadır. Ne kadar ekmeğe bir ayakkabıyı değiştireceğiz, takas edeceğiz. Birebir mi? Yoksa bire on mu, yüz mü?  Bu oranı piyasada arz talep dengesi belirlerse de ayakkabı üreticisinin ürettiği bir çift ayakkabıyı bir ekmekle birebir değiştirmeyeceğini herkes bilir. Dolayısıyla ayakkabıcı, fırıncıdan birden fazla ekmek talep eder. Örneğin fırıncının bir ayakkabı için her biri 350 gram olan 100 ekmek verip 1 çift ayakkabı aldığını düşünelim.  Şimdi fırıncının bir ayakkabısı, ayakkabıcının ise 100 ekmeği oldu. Ayakkabıcı, bu ekmeklerin bir kısmını işçisine, bir kısmını da ayakkabı malzemesi satın aldığı diğer üreticilere dağıtacak ve geri kalanını da kendisi tüketecektir. Tüketemediği miktar olursa bunu da biriktirecektir.
Ancak burada da bir sorun baş göstermektedir. Bilindiği gibi ekmeğin muhafazası kısıtlıdır.  Birkaç gün sonra ekmeğin bozulduğunu hepimiz biliriz. Dolayısıyla ayakkabı üreticisi fırıncıya sen bana ekmek verme, ekmeğin yerine her bir ekmek için bir fiş ver,  örneğin ayakkabı için 100 ekmek yerine yüz fiş ver, ben o fişlerle ihtiyacım olduğunda senden ekmek alayım. İhtiyacımdan artan fişleri ileride senden ekmek almak için kullanayım, hatta ben bu fişleri senden ekmek almak isteyen benim mal aldığım kişilere de verebileyim dediğinde iki kişi kendi arasında para meydana getirmiş olur. Dikkat ederseniz bu fişler biriktirilebiliyor ve başka kişilere de her biri 350 gram olan ekmek alabilmeleri için devredilebiliyor. İşte paranın üç özelliği yani değişim, biriktirilebilme (tasarruf) ve dolaşım özellikleri böylece ortaya çıkmış oldu.
Paranın bunlardan başka bir belki de en önemli özelliği standart bir değer ifade etmesidir.  Yukarıda ekmek ve fiş örneğimize dönecek olursak bir fişin 350 gramlık bir ekmek değerinde olduğunu anlarız. 350 gramlık bir ekmekle ne alınabiliyorsa artık bu fişle de aynı şeyleri aynı miktarda alabiliriz.
Para aynı zamanda bir borçlanma aracıdır. Borç, ileride üreteceğimiz mallara karşılık şimdi tüketeceğimiz mal ve hizmetleri satın almakta kullanacağımız paradır. Ayakkabıcı, fırıncı ve fiş örneğinden yola çıkacak olursa fırıncı, verdiği her bir fiş için ayakkabıcıya 350 gramlık bir ekmek borçlanmış olur.
PARANIN TARİHİ:
Tarihin ilk dönemlerinde bu fişin yerine değerli taş, deri ve maden parçaları kullanıldı. Bu madenlerin başında altın ve gümüş gelmektedir. Belli bir ağırlıktaki altın ve gümüş parçaları uzun süre para yerine kullanıldı. Devletlerin ortaya çıkmasıyla dolaşımdaki altın ve gümüş parçalarına bir standart getirilerek devletler de altından ve gümüşten para bastı. Devletler kendi ihtiyaçlarını bastığı bu paralarla karşılamaya başladı.  Tarihte ilk defa Lidyalılar bugünkü anlamda altından ve gümüşten para bastı. Uzun süre hem Lidya parası hem de maden parçacıkları kullanılmaya devam etti. Devletler zaman içinde piyasada dolaşımda bulunan maden parçalarını kendi bastığı altın, gümüş, bakır, nikel vs gibi değişik değerlerdeki paralar ile değiştirdi.  Daha önce kullanılan maden parçaları ise para ile alınıp satılan bir mal haline geldi.
TC Merkez Bankası da Osmanlı döneminde kullanılan altın, gümüş paralar ile kağıt paraları zaman içinde kendi bastığı paralar ile değiştirerek günümüzde kullanılan madeni ve kağıt paralara çevirdi. İlk zamanlar kağıt paralar altın karşılığı olarak basıldı. Daha sonra ise bu usulden vazgeçilerek kağıt paralar, üzerlerine sanal bir değer atfedilerek piyasaya sürüldü. Devlet “devlet olmanın verdiği güçle” sanal değerler vererek piyasaya sürdüğü paraların dolaşımını ve geçerliliğini garanti etti. Günümüzde ülkemizde olduğu gibi çoğu devlette bu garanti ile kağıt paralar sorunsuz olarak paradan beklenen her türlü özelliği taşıyarak işlevini yerine getirmektedir. (Kağıt paraların üzerinde yazılı sanal değere literatürde “itibari değer” denmekte olduğunu da bir bilgi olarak belirtelim.)
Devlet para bastığında bastığı paranın üzerine bir değer/miktar ifade eden bir sayı koyar. Örneğin bir lira, 10 lira, 100 lira vs. gibi. Bu değerler ile ülkenin her tarafında bu değere atfedilen herhangi bir mal ve hizmet satın alınabilir. Burada paranın bir başka özelliği daha ortaya çıkmaktadır. Bu da ülke içinde herkes tarafından kabul edilebilirlik özelliğidir.
Yukarıda kısa açıklamamızdan da anlaşılacağı gibi para bir mal ve hizmetin karşılığı olup o mal ve hizmetin değerini ifade etmektedir.
Mal ve hizmet dedik, para bunların karşılığı ve değerini ifade etmektedir dedik. Buradan yola çıkarak paranın, üretimin yani emeğin bir karşılığı olduğunu söyleyebiliriz.
PARA POLİTİKASI:
Devletler vatandaşlarının refah ve güvenlik içinde yaşamaları için vardır. Vatandaşların refah içinde yaşamaları için gerekli tedbirleri almak, olanakları sağlamak devletin görevleri arasındadır. Devlet ve yöneticiler bu görevini merkez bankası, maliye, vergi, hazine gibi kurumlar başta olmak üzere devletin idare organları eliyle yürütür. Merkez bankaları piyasada dolaşımdaki para miktarını kontrol ederek piyasanın sorunsuz işlemesine büyük oranda katkıda bulunur. 
Piyasadaki para miktarı, teknik deyimle emisyon ne kadar olmalıdır. Bunun cevabını yukarıdaki açıklamalarımızdan sonra kolaylıkla verebiliriz ve bu miktar, ülkede üretilen mal ve hizmetlerin değişimini sorunsuz yapabilecek kadar olmalıdır diye cevaplayabiliriz. İşte merkez bankaları bu miktarları belirleyerek zaman zaman emisyonu azaltıp zaman zaman da artırarak bu işlevin yerine gelmesini sağlamaktadırlar.
Az önce ifade edilen emisyon miktarı, teoride bir denge unsuru olarak olması gereken gibi görünebilir. Ancak devleti idare eden yöneticiler değişik siyasi düşüncelerle idareleri altındaki kurumlarla ekonomiye müdahale ederler. Örneğin kısa zaman içinde çok büyük oranda yol, köprü, konut gibi sabit inşaat yatırımları yaparlar ve bunların finansmanı için hazineyi borçlandırırlar. Borç ile yapılan yatırımlar için alınan hammadde ve ara malı ile işçilik ücretleri ödenir. Bu piyasada bir canlanma yaratır. Piyasada para bollaşır. İnsanların alım güçleri artar. İnsanların alım güçlerinin artmasına karşı yapılan yatırım üretime değil de inşaata harcandığı için insanların ihtiyaçlarını karşılayacak üretim artmaz. Üretimin (arzın) az, alım gücünün (talebin) çok olduğu bir pazarda fiyatlar artar, enflasyon (talep enflasyonu)  oluşur.
İşte merkez bankaları bu anda devreye girerek piyasadaki emisyonu azaltır. Emisyon yani dolaşımdaki para miktarı azalınca insanların harcamaları da azalır ve enflasyon düşer. (Merkez bankasının bu işlevini nasıl yaptığı ayrı bir konudur ve konumuz dışındadır. )
PARA NEREDE:
Bazen piyasada paranın dönmediğinden söz edilir. Yaprak kıpırdamıyor denir. Bu, kriz dönemlerinde olur. Bunun nedenini yukarıdaki açıklamalardan sonra kolaylıkla açıklayabiliriz. Yukarıda paranın, bir mal ve hizmetin yani emeğin karşılığı olduğunu ve onu temsil ettiğini söylemiştik. Piyasada paranın dönmemesinin temelinde o ülkede ihtiyaçlara yetecek miktarda mal ve hizmet üretiminin olmaması yatar.  Bazen ülkede her şey güllük gülistanlık gibi görünür. Refah artar. İnsanlar ev, otomobil sahibi olur, havaalanları, yollar, köprüler, hastaneler yapılır. Ancak bunlar yukarıda açıklandığı gibi ülke kaynaklarıyla değil de dış kaynak yani dövizle borçlanarak yapılırsa bu borç bir süre sonra ülkede krize neden olur. Döviz fiyatları artar, döviz fiyatlarının artması enflasyona neden olur, enflasyonu dizginlemek için faizler artırılır, faizlerin artması üretimin azalmasına, üretimin azalması işsizliğe neden olur. Üretim azaldığı dolayısıyla mal ve hizmetler pahalandığı için insanlar zorunlu ihtiyaçlarının dışında para harcamaz. Bir süre sonra deyim yerindeyse alışverişler bıçak gibi kesilir.
İdareciler, bu aşamada merkez bankasından faizleri düşürmesini, insanların tasarruf etmeyip gerekirse düşük faizle borçlanarak da harcama yapmasını ve piyasanın canlanmasını isterler. Ancak bu doğru bir yaklaşım değildir. Borçlanma ileride yapılacak üretimin karşılığı daha doğrusu üretmeden tüketmeye yarayan paradır. Bu yaklaşımın sonucunda talep enflasyonu ve döviz fiyatları artar. Enflasyon beklentisi ve döviz fiyatlarındaki artış enflasyonun yeniden artmasına neden olur. Bu da yeniden faizlerin artırılmasına neden olur. Bu sarmal bir süre devam eder.
ÇÖZÜM:
Çözüm, faizleri artırarak piyasadaki harcanabilir parayı yani talebi azaltmaktan geçer. Faizlerin artırılması, tasarrufların artmasını ve yeni borçlanma imkanlarını da beraberinde getirir. Döviz fiyatlarını aşağı çeker. Ancak yapılan tasarruflar ve alınan yeni borçların -inşaat gibi katma değer oluşturmayan yatırımlara ve tüketime değil- katma değer yaratan üretime yönelik yatırımlara aktarılması gerekir. Bu sayede üretim artar, üretimin (arzın) artmasıyla birlikte enflasyon dolayısıyla faizler düşmeye başlar ve piyasa yeni bir dengeye oturur.
Üretimin artması demek daha çok para demektir. Piyasada paranın dönmesi, alışverişlerin artması için  öncelikle katma değer yaratan üretimin artması gerektiği çok açıktır.
Sonuç olarak bir ülkenin kalkınması, vatandaşlarının refahı daha çok üretmekten geçmektedir.

7 Ağustos 2019 Çarşamba

ENFLASYON


ENFLASYON
Sayın Erkin Şahinöz’ün Kripto Arena’da yazdığı “Enflasyon ve Risk, Sebep; Faiz Sonuçtur” isimli yazısından faydalanarak yazdığım önceki makalemde  ben de özet olarak “Enflasyon sebep, faiz sonuçtur”  demiş ve Merkez bankalarına emir/talimat vererek faizin düşmeyeceğini belirtmiştim. Bu makalemde faizi belirleyen ana unsurlardan enflasyonun nasıl oluştuğunu anlatmaya çalışacağım.

FİYAT:
Enflasyonu açıklamadan önce bazı kavramları kısaca açıklamak gerekir ki enflasyonu daha iyi anlayabilelim. Bu kavramlardan birisi “FİYAT” dır. Fiyat pazarda oluşur.

PAZAR/PİYASA:
Alıcı ve satıcıların alışveriş yapmak amacıyla (karşılıklı) bir arada olduğu ortamlara  pazar diyoruz.  Pazarların piyasa, market, borsa, sebze meyve hali gibi  isimlerle anıldığını da belirtelim.  Mal pazarı/piyasaları olduğu gibi hizmet piyasaları da vardır.   Hizmet sektörü çok çeşitli olmasına rağmen temelde insan hizmetine (emeğine) dayanır. Bu nedenle emek piyasasına eskiden  “amele pazarı” denirdi. Şimdi “işgücü (emek) piyasası” deniyor.

ALICI-SATICI:
Hangi pazar olursa olsun ister küçük bir bakkal dükkanında, isterse uluslararası ölçekte sanal bir döviz piyasasında olsun iki tür insan vardır. Alıcılar ve satıcılar. Semt pazarında da domates satan manav  “satıcı”;  domates almak isteyenler de “alıcı”dır. Hepimiz zaman zaman bazen satıcı, bazen de alıcı oluruz.  Örneğin semt pazarında “alıcı” olan işçiler, işgücü piyasasında “satıcı”dır.

ARZ/TALEP:
Piyasalarda satıcılar tarafından pazara getirilen/sunulan mal ve hizmetlerin toplamına “arz”, bu mal ve hizmetleri satın almak isteyen alıcıların toplamına da “talep” diyoruz. Örneğin bir semt pazarındaki manavların tümünün o gün pazara getirdikleri domateslerin toplamına “domates arzı”; domates müşterilerinin almak istediği toplam domates miktarına da “talep” diyoruz. 

FİYAT NASIL OLUŞYOR:
Yine domates örneğinden devam edelim. Bildiğiniz gibi pazarlarda domatesin manavlar tarafından belirlenip etiketlenen bir fiyatı vardır. Manav bu etiketi koymakla “ben bu fiyattan isteyen müşteriye domates satarım” demektedir.
Manavın  etiketlediği fiyattan o mala müşteri çıkabilir de çıkmayabilir de. Bu, o gün pazardaki domates miktarına  (arz) ve  müşterilerin  istek miktarına (talep)  bağlı olarak değişir.  Pazarlıklar sonucu öyle bir an gelir ki manavın  satmaya, müşterinin de almaya razı olduğu bir fiyat oluşur ve alış veriş başlar. İşte alışverişin  gerçekleştiği anda oluşan değer o malın fiyatını oluşturur. (Bu bazen etiket fiyatı ya da daha aşağısı olabilir)

ENFLASYON:
Gelelim makalemizin konusu olan enflasyona. Enflasyona kısaca iki tarih arasındaki mal ve hizmetlerin fiyatındaki artış diyebiliriz.  Genellikle aylık ve yıllık olarak ölçülür ve yüzde (%) olarak değerlendirilir. Örneğin 2018   yılında yıllık enflasyon TÜİK’e göre %20,30  olarak gerçekleşmiştir. Bu,  1 Ocak 2018 tarihinde 100 TL. olan bir malın fiyatının yıl sonunda 120,30 TL’ye çıkmasını ifade etmektedir.
  
FİYATLAR NEDEN ARTAR (YA DA AZALIR):
Fiyatların arz ve talebe bağlı olarak piyasalarda oluştuğunu ve arzın  talepten fazla olması halinde fiyatın düştüğünü;  az olması halinde ise fiyatların arttığını gördük.  Yani  fiyatın artması için üretimin (mal arzının) azalması/sabit kalması ya da talebin artması gereklidir.

ENFLASYON ÇEŞİTLERİ:
Fiyatlar temelde arz talep dengesine bağlı olarak aynı mantıkla artar (azalır.) Burada fiyatların azalmasına değil artmasına “enflasyon” dediğimizi hatırlatayım. Ancak biz bu artışın arz yönündeki artmasına “maliyet enflasyonu”; talep yönündeki artmasına ise “talep enflasyonu” diyoruz.

MALİYET ENFLASYONU:
Tüketicilerin sayı ve alım güçlerinin aynı kaldığı bir zaman diliminde üretimin azalmasının en önemli nedeni o malın üretilmesinde kullanılan üretim araçlarının (girdi) fiyatlarında oluşan artıştır. Örneğin dövizdeki her artış petrolün dolayısıyla petrol türevlerinin ve enerji/nakliye ücretlerinden oluşan girdilerin fiyatlarını artıracaktır. Girdi fiyatlarının artmasından kaynaklı fiyat artışlarına maliyet (üretici) enflasyonu diyoruz. Maliyetlerin piyasa fiyatlarına ulaştığı ya da üzerine çıktığını gören üreticiler kar edemeyeceklerini düşündükleri için o malı üretmekten vazgeçerler.  Dolayısıyla piyasaya daha az mal girer ve pazarda fiyat yükselir. Sonuçta üretici enflasyonu  ve dolayısıyla tüketici enflasyonu artmış olur.

TALEP ENFLASYONU:
Aynı şekilde üretimin miktar ve maliyetinin aynı kaldığı ve bir zaman diliminde tüketicilerin sayısında ve alım güçlerinde  bir artış meydana gelirse örneğin tüketicilerin gelirlerinin artması  ve bunu harcamaya yöneltmesi halinde talep artacağı için mal ve hizmetlerin de fiyatı artacaktır. Biz buna talep (tüketici) enflasyonu diyoruz. Faiz oranlarındaki ve döviz fiyatlarındaki düşüklük de tüketicilerin alım güçlerini dolayısıyla enflasyonu artırdığından az önce söz ettik.

FİYATIN DENGELENMESİ:
Fiyat  üreticilerin üretim araçlarındaki olanaklarına ve tüketicilerin elde ettikleri gelirlere bağlı olarak bir noktada dengelenir. Eğer bir mala talep fazla ise üreticiler hemen harekete geçerek o malı üretmeye başlayacaklardır. Bu üretim, talebi karşılayıncaya kadar devam edecek ve talep başa baş  noktada karşılandığında (denge noktası) üretici daha fazla mal üretmeyecektir.
Tabi ki serbest bir piyasada işler hep böyle gitmez. İşin içine beklentiler ve daha bir sürü unsur girer ve hem üreticilerin hem de tüketicilerin üretme/tüketme yönündeki kararlarını etkiler.

FİYATIN OLUŞUMUNA ETKİ EDEN ÜÇ ÖNEMLİ UNSUR:
ENFLASYON- FAİZ VE DÖVİZ

ENFLASYONUN ENFLASYONA ETKİSİ  (YAPIŞIKLIK ETKİSİ)
En önemli kısma geldik.  Önce enflasyonla başlayalım.  Üreticiler  ürettikleri mallara gelecek yılda ne kadar enflasyon beklentisi varsa o oranda zam yaparlar. İşin talep yönündeki alıcılarda da ileride fiyatların artacağı beklentisi varsa ileride  tüketecekleri mal ve hizmetleri bugünden almaya yönelirler. Bu zamlar (fiyat artışları-enflasyon), maliyetle ya da güncel taleple ilgili değil, beklentiyle ilgilidir. Biz buna “enflasyonun yapışıklığı” (deyim Ege Cansen’e aittir.) adını veriyoruz.  Yani her türlü enflasyon beklentisi yeni enflasyonlara yol açar.


FAİZ:
Paranın (sermayenin) fiyatıdır. Para piyasalarında oluşur. Önceki makalede faizin enflasyona bağlı olarak değiştiğini yani faizi belirleyen ana unsurlardan birinin enflasyon olduğunu belirtmiştik. Bazı ayrık hallerde ve geçici olarak faizler de enflasyonun artmasına ve azalmasına dolaylı olarak etki ederler. Faizler yüksek iken yatırımlar göreceli olarak durur. İnsanlar tasarruflarını tüketime yöneltmek yerine bankalara (faize) yöneltirler. Yani para harcamaktan kaçınırlar. Öte taraftan yüksek kredi maliyetleri yatırımları (arz) azaltır. Bu durumda enflasyon özellikle otomobil ve konut gibi  mallara talebi düşüreceğinden bu tür mallarda göreceli olarak fiyatlar düşer;  zorunlu tüketim mallarında ise artma eğilimi gösterir. Günümüzde konut fiyatlarındaki düşüşe rağmen gıda fiyatlarındaki artış bunun en açık örneğidir. Düşük faizlerde ise tüketiciler ve üreticiler kredi desteği ile üretim ve  tüketimlerini artırırlar. Üretimin artması birlikte büyümeyi getirir. Ancak burada düşük faiz ile alınan kredilerin nereye harcandığı önem arzetmektedir.  Eğer kaynaklar üretime değil de yol, köprü, konut gibi katma değer yaratmayan sektörlere ve tüketime harcanırsa bir müddet sonra alınan krediler çevrilemez olur. Yine bizim gibi tasarruf fakiri olan ve kredi için dış kaynağa yani dövize ihtiyacı olan ülkelerde bir süre sonra döviz fiyatları da artmaya başlar. Döviz fiyatlarındaki artış ise aşağıda açıkladığımız gibi enflasyonun doğrudan artmasına sebep olur.

DÖVİZİN ENFLAYONA ETKİSİ İSE DOĞRUDANDIR:
Üretim ve tüketim dış kaynakla yani dövizle yapılıyorsa, bir başka anlatımla ülkenin iç tasarrufları üretim ve tüketimi karşılamıyor, bu açık dış kaynak (döviz)  kullanılarak kapatılıyorsa bir müddet sonra ülkenin döviz girdisi dışarıda alınan malların karşılığını ve borçlarını ödeyemez olur. Hele bir de alınan dış borçlar özellikle döviz kazandırıcı üretime değil de tüketime ve otomobil, yol, köprü konut gibi mallara yatırılıyorsa döviz fiyatlarında  artış  kaçınılmaz olur. Döviz fiyatlarındaki artış ise bir süre sonra hem üretici hem de tüketici fiyatlarının artmasına neden olur.
Döviz bildiğiniz gibi yabancı ülke parasına verilen addır. Dünyada uluslar arası ticarette geçerli genel kabul gören döviz ise ABD dolarıdır. Dövizin fiyatı da her mal ve değerin fiyatı gibi piyasada (döviz piyasasında) belirlenir. Özet olarak dışarıya sattığınız mal, dışarıdan satın aldığınızdan az ise döviz fiyatları artacaktır. Ayrıca alınan nakit (borçların) miktarındaki artış da  döviz fiyatlarını artıracaktır. Döviz fiyatlarının artması dövizle dışarıda satın aldığımız özellikle petrol ve türevleri ile nakliye ücretlerini artıracak ve bu üretici ve tüketici fiyatlarına yansıyacaktır.

SONUÇ:
Bugünkü iktidarın yapmak istediği faizleri düşük tutarak büyümeyi sağlamaktır. Ancak bu, kredi kaynaklarının büyüklüğü ve faizler ile doğrudan ilgilidir. Kredi kaynakları diğer bütün kaynaklarda olduğu gibi sınırsız değildir. Hele büyüme dış kaynağa bağlı yapıldığında bir süre sonra tıkanır. Geçmişte yani AKP iktidarının ilk yıllarında gelişmiş ülkelerde yaşanan finans krizi sonucu faizlerdeki düşüş, bu ülkelerdeki tasarrufları, daha yüksek faiz veren bizim gibi gelişmekte olan ülkelere kaydırdı. Ayrıca o dönemde AKP,  Avrupa Birliği üyeliği gibi yüksek demokrasi standartlarına ulaşmak için iç ve dış kamuoyuna güven vermiş ve bunun sonucu dış kaynaklı PARA BOLLUĞU yaşanmıştı. Ancak bugün AKP iktidarının geldiği siyasi noktada yabancı kaynaklara ulaşma eskisi gibi mümkün  değildir. Dolayısıyla geçmişte yaşanan para bolluğu ve iktidara güven kaybolmuştur. Bugün gelinen krizin sebebi de budur. İktidar faizleri indirmekle yeniden büyümeyi ve refahı artırabileceğini sanmaktadır. Ancak bu sadece faizleri indirmekle mümkün olmayacaktır. Yani emirle faizler indirilmekle ne faizler ne de enflasyon iner. Ne zaman güven ve istikrar sağlanır,  buna bağlı olarak  iç tasarruflar artar, dış kaynak bulunur işte o zaman üretim artarak enflasyon ve dolayısıyla faizler de  düşer. 

ENFLASYON VE RİSK, SEBEP; FAİZ SONUÇTUR:


ENFLASYON VE RİSK, SEBEP; FAİZ SONUÇTUR:

 (Bu makale, Sayın Erkin Şahinöz'ün Kripto Arena'da çıkan yazısından -büyük ölçüde verdiği örnek- alıntılanarak ve kısaltılarak yazılmıştır. Örnekte ekonomi bilgisi az ya da olmayan herkesin anlayacağı bir tarzda faizin oluşumu anlatılmıştır. Yazının bazı yerlerinde ve özellikle son bölümde tarafımdan küçük eklemeler, düzenlemeler yapılmıştır.
Yazının tamamına https://www.kriptoarena.com/…/enflasyon-ve-risk-sebep-faiz-  linkinden ulaşabilirsiniz. Kendisine buradan teşekkür ediyorum.)

GERÇEK:
Gerçeğe ulaşmanın tek yolu inancın değil bilimin arkasından gitmektir.
Gerçek, siz ona inanmadığınızda değişmeyen tek şeydir.

FAİZİ NE BELİRLİYOR?
Örnekleyelim:
Biriktirdiğiniz 100 TL’yi bana borç olarak verdiniz. 
Aldığım borcun vadesi 1 sene olsun.
Bir borçlanma ilişkisi oluştu aramızda, borçlu benim alacaklı siz.
Size “alacak hakkınızı” gösteren bir belge (senet) de vermiş olayım.
Borcun vadesini kapsayan 1 yıllık dönemde enflasyonun yüzde 15 olmasını bekliyorsunuz. Bu, bugün 100 TL’ye alabileceğiniz ürünlerin aynısını bir sene sonra 115 TL’ye alabileceğiniz anlamına geliyor. Bir başka deyişle, paranızın satın alma gücünde yüzde 15 düşüş bekliyorsunuz. Doğal olarak, bunun telafisini isteyeceksiniz benden.
O halde, "beklediğiniz enflasyon" benden isteyeceğiniz "faiz oranını" belirleyen "temel" bileşenlerden biri. “Belirleyen” dedim.
Yani “enflasyon sebep, faiz sonuçtur” demiş oldum.
Devam ediyoruz.
Bana borç vererek 100 TL’yi bugün tüketmekten vazgeçmiş oldunuz. Tüketiminizi geleceğe ertelediniz. Size sadece paranızın satın alma gücündeki erime kadar faiz vereceksem bu parayı bana niye vereceksiniz? Ben sizin akrabanız mıyım? Bir miktar daha faiz talep edersiniz. İşte bu ilave faiz talebine "risksiz reel faiz oranı" diyoruz ve faiz formülüne bir bileşen olarak dâhil oluyor.
Devam ediyoruz.
Risk analizimi yaptınız. Geçmişte ödeme aczine düştüğüm dönemler olmuş. Paranızın az ya da çok geri ödenmeme riski mevcut. Bu risk için de ilave faiz talep edersiniz ki bu "geri ödenmeme risk primi" olarak giriyor formüle. Ne kadar riskliysem o kadar çok prim isteyeceksiniz. Aynı sigorta şirketlerinin size yaptığı gibi. Geçen sene kaza yapmadıysanız bu seneki kasko priminiz düşük olur, çok kaza yaptıysanız ödeyeceğiniz prim yüksek olur.
Devam ediyoruz.
Bana parayı 1 yıllığına değil 10 yıllığına vermeyi düşünüyorsunuz. Diğer her şey aynı kalmak kaydıyla, önümüzdeki 10 yıl içinde acze düşme ihtimalim önümüzdeki 1 yıl içinde acze düşme ihtimalimden daha yüksektir ya da azdır (bilinmezlik-risk). Parayı bana daha uzun bir süre için emanet edecekseniz, bir miktar daha prim istersiniz. Bunun adı da "vade riski primidir," faiz formülüne bileşen olarak girer.
Devam ediyoruz.
Bana 100 TL borç vermiştiniz ben de size alacak hakkınızı gösteren bir belge (senet) vermiştim. Alacağınızın vadesi gelmeden elinizdeki senedi nakde dönüştürmek (piyasada kırdırmak deniyor) isteyebilirsiniz, hesapta olmayan bir yatırım fırsatı çıkabilir karşınıza mesela. O halde, paranızı emanet ederken benden aldığınız senedi, kısa zamanda değerini yitirmeden nakde dönüştürebilmeyi tercih edersiniz. Bunu gerçekleştirebilme ihtimaliniz ne kadar düşükse benden o kadar çok prim talep edersiniz ki adı "likidite riski primidir" ve formüle bileşen olarak girer.
O halde güncel (piyasa) faizini ne belirler?
 Bilim cevaplasın.
1- Gelecekte beklenen enflasyon, 2- Risksiz reel faiz, 3- Risk düzeyi
Formüle edecek olursak:
Piyasa Faizi: Enflasyon oranı+reel faiz+ risk primleri

Çıkan sonuç ne?
Enflasyon ve risk düşerse, faiz düşer.
O zaman ekonomi yönetiminin önceliği enflasyonu ve ekonomideki riskleri düşürmek olmalıdır.

ENFLASYON VE RISKLER NASIL DÜŞÜRÜLÜR?
Enflasyonu soğan ve patates stokçularını kovalayarak, tanzim satışları yaparak kalıcı olarak düşüremezsiniz.

AYRICA
Tükettiğimizden fazla üretmeden, eğitim sistemini yetkinlikleri ve hayalleri yüksek bireyler yetiştirecek şekilde reforme etmeden, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü geliştirmeden, güçler ayrılığını oluşturmadan, özellikle yargıyı bağımsız kılmadan, ülkeyi yönetenleri denetleyecek denge ve denetim mekanizmalarını kurmadan, enflasyon ve risk primlerini, dolayısıyla faizleri indirmeniz mümkün değildir.
Bunlar gerçekleştiğinde (biz bunlara yapısal reformlar diyoruz.) enflasyon ve dolayısıyla faizler kendiliğinden inecektir.
Yoksa MB'na talimat vererek değil.


23 Eylül 2017 Cumartesi

KUZEY IRAK SORUNUNA FARKLI BİR BAKIŞ VE ÇÖZÜM ÖNERİSİ

  

Ülkemizin toprak bütünlüğün bozulacağı endişesi ile bugünlerde Kuzey Irak Bölgesel Kürt yönetiminin aldığı bağımsız bir devlet olma yönünde yapacağı referanduma TC devleti olarak şiddetle karşı çıkılmakta ve bu uğurda silahlı müdahale bile düşünülerek referandum engellenmeye çalışılmaktadır.
Bu konuda devletin yöneticileri dahil neredeyse herkes aynı görüşü paylaşmaktadır.
Farklı bir görüş, mahalle ve baskın devlet görüşü nedeniyle ortaya konulamamaktadır.
Bu da Türkiye'de düşünce özgürlüğünün nerelerde olduğunun bir göstergesidir. Ancak konumuz bu değildir. 
Tekrar konumuza dönecek olursak konumuz, Türkiyenin toprak bütünlüğünün korunması ve güneydoğuda 30 yıldan fazla bir süre devam eden terörün sona erdirilmesinin bir yolunun Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin kurulması yoluyla mümkün olup olmayacağının tartışılmasıdır.
Bizim dışımızdaki emperyalistlerin bölgede istikrarsızlığın sürmesini istemeleri ve ileride bu istikrarsızlığı ülkemize de yaymaları beklenen politikadır. Öncelikle bu istikrarsızlık ülkemizin aleyhinedir. İleride bir Irak, bir Suriye olmak istemiyorsak buna karşı politika geliştirmek zorundayız. Emperyal güçlerin kuyruğuna takılarak, onların gizli emellerine alet olarak ülkemizin birliğini dirliğini koruyamayız.
BENİM ÖNERİM:
Stabil, istikrarlı bir bölge Türkiye'nin çıkarınadır. Ayrıca ülkemizin güneydoğu bölgesinin ve kuzey Irak'ın demokrafik yapısı göz önünde tutulduğunda bu bölgelerin ikisinde de hem Kürt hem de Türk/menlerin yoğun olarak yaşadığını göz önünde tutmamız ve politikamızı buna göre yönlendirmemiz gerekmektedir.
Bu nedenlerle Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devletinin kurulması (zaten fiili olarak bu yapı kurulmuştur) Türkiye'nin yararına olacaktır. Böyle bir devlet kurulduğunda bu devlet ile TC aralarında yapacakları mal, hizmet ve kişilerin serbest dolaşımına ait AB benzeri bir anlaşma, bölgenin kalkınmasını, güvenlik ve istikrara kavuşmasını sağlayacaktır.

7 Mart 2017 Salı

CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ




Değerli kardeşim,

Biliyorsunuz, 16 Nisan 2017 tarihinde anayasa değişiklikleri konusunda bir halk oylaması/referandum yapılacak.
Ben, Hukuk Fakültesi’nde “anayasa” ve “idare hukuku” alanında öğrenim görmüş, normal davaların yanı sıra AİHM’ne ve Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuş, idare mahkemelerinde de yürütme/idare aleyhine birçok dava açmış bir avukatım.
Sizlere, bir hukukçu olarak, “6771 Sayılı Anayasa’da Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”la getirilmek istenen cumhurbaşkanlığı sisteminin en önemli özelliklerini kısa başlıklar altında arka sayfada anlatmaya çalıştım.
Değişiklikleri yeterince bildiğinizi düşünüyorsanız bu mektubumun gerisini okumayın.
Yırtın ve atın!
Ama değişiklikler ne getiriyor, ne götürüyor diye merak ediyorsanız mektubumu ve arka sayfada belirttiğim hususları baştan sona dikkatlice okumanızı rica ediyorum.
Ayrıca sisteme getirdiğim eleştirilerin bugünkü cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan ile ilgisinin olmadığını da bilmenizi isterim. Eleştirilerim, CB’nın şahsından öte, geleceğimize yönelik duyduğum endişelerden kaynaklanmaktadır.
Değerli kardeşim,
Mektubumun arka sayfasında sisteme getirdiğim eleştiriler, CB ile meclis çoğunluğunun aynı olması halinde olabilecek olumsuz durumlara işaret etmektedir.
Aksini düşündüğümüzde, yani CB ile meclis çoğunluğunun ayrı olması halinde ise (ki bu olasılık mevcuttur) olabilecekleri düşünmek bile istemem. Böyle bir durumda, bu değişiklikleri getirenlerin savunduğu koalisyonsuz hükümet özlemi yani İSTİKRAR, yerini derin bir KAOSA bırakacaktır. CB ayrı telden, meclis çoğunluğu ayrı telden çalacak ve ülke yönetilemez olacaktır. Ondan sonra da CB’nın meclisi fesh etmesi, meclis ve CB seçimlerinin yenilenmesi gibi içinden çıkılmaz bir süreçle ülke karşı karşıya kalacaktır.
Mektubumu dikkatlice okuduğunuzda, yargı bağımsızlığının şu andaki sistemde de olmadığını fark edeceksiniz. Ancak diğer değişikliklerle birlikte bağımsız olmayan bir yargı bir araya geldiğinde, cumhurbaşkanlığı sisteminin demokrasiyi rafa kaldıran, otoriterliğe açık kapı bırakan, bir nevi seçilmiş padişahlık sistemi getireceğini göreceksiniz.
Bağımsız yargı, (vatandaşlar ve avukat olarak) bizler için çok önemlidir. İnsanların başına bir şey geldiğinde, Allah’tan başka sığınacakları tek yer mahkemelerdir. Hakimler ve savcılardır. Yani ADALETTİR. Adalet mülkün yani devletin de temelidir. Bu nedenle rejimlerin ve yönetim sistemlerinin en önemli ayaklarından birisi “bağımsız yargıdır.”
Ancak bağımsız yargı, anayasaya “tarafsız” ibaresi yazmakla olmuyor.
Çözüm,  parlamenter sistem içinde, güçler ayrığına dayanan, yargısı SÖZDE DEĞİL ÖZDE TAM BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ OLAN demokratik bir yönetim modelindedir.
Arka sayfada ayrıntısı ile anlattığım gibi yapılan değişiklikler yargı bağımsızlığına dayanan demokratik bir yönetim biçimi getirmiyor.
Dolayısıyla benim önerim bu değişikliğe HAYIR oyu verilmesinden yanadır.
Yapılacak halk oylaması ile tecelli edecek sonucun halkımıza şimdiden HAYIRLI olmasını diler, mektubumu okuma zahmetinde kaldığınız için teşekkür ederim. 

Değerli kardeşim,
1.      GETİRİLMEK İSTENEN, SEÇİLMİŞ PADİŞAHLIK SİSTEMİDİR.
Değişiklik, cumhurbaşkanı (CB)’na istediği kadar ve istediği kişiyi CB yardımcısı yapma ve CB’na herhangi bir şey olduğunda, bunlardan birine CB’nın tüm yetkilerini devretme/kullanma imkanı veriyor. (Bakınız Madde 10 ile Anayasa 106.Maddede yapılan değişiklik)
Örneğin CB’nı ölümcül bir hastalığa yakalandığında, oğlunu, kızını eşini cumhurbaşkanı yardımcısı yapabilecek ve iktidarı onlardan birine devredebilecektir.
Nitekim yakın tarihimizde Kuzey Kore lideri Kim Cong-il, oğlu Kim Jong-Un’a;  Hafız Esad, oğlu Beşar Esad’a;  Haydar Aliyev, oğlu İlham Aliyev’e ölmeden önce iktidarı devretmiştir. Hatta birkaç hafta önce İlham Aliyev, karısını da cumhurbaşkanı birinci yardımcısı yapmıştır. Bu ülkelerin hepsi cumhurbaşkanlığı (başkanlık) sistemi ile yönetilmekte ve rejimleri dünyada “otoriter” olarak tanımlanmaktadır.
Bunlar da gösteriyor ki getirilmek istenen sistem, demokrasiyi rafa kaldıran, otoriterliğe açık kapı bırakan bir nevi seçilmiş padişahlık sistemine zemin hazırlamaktadır.
2.      TBMM’NİN VE MİLLETVEKİLLERİNİN ÖNEMİ KALMAYACAKTIR
TBMM’nin ve milletvekillerinin iki önemli görevi vardır. Bunlardan birincisi kanun yapmak,  ikincisi de yürütme organını denetlemektir. Cumhurbaşkanlığı sisteminde meclis bu görevlerini yerine getirebilecek midir? Buna bir bakalım.
Değişiklikle CB’nın parti üyesi ve genel başkan olmasının yolu açılmıştır. Bu madde, hemen uygulanacak ve mevcut CB partisinin genel başkanı olabilecektir. (Bakınız yasanın 7. Maddesi ile Anayasa 101. Maddesinde yapılan değişiklik ve 18/c yürürlük maddesi)
Seçimlerde milletvekili adaylarının parti genel başkanlarınca belirlendiği sistemde, seçilen milletvekillerinin CB’nın istemediği kanunları çıkarması, CB’nı denetlemesi, bir suç işlemesi halinde onu yüce divana göndermesi mümkün değildir.
Ayrıca bir nevi ferman niteliğinde olacak cumhurbaşkanı kararnameleri ile meclisin kanun yapma yetkisi de CB’na devredilmektedir. CB bu yetki ile olağanüstü hal ilan edebilecek, çıkaracağı kararnameler ile ülkeyi istediği gibi hiçbir denetime tabi olmadan yönetecektir. (Bakınız Madde 8 ile Anayasa 104. Maddede yapılan değişiklik)
3.    ANAYASA MAHKEMESİ GÖREVİNİ YAPAMAZ DURUMA GELECEKTİR.
Anayasa mahkemesi, kanunların ve cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin anayasa uygunluğunu denetleyecek, bir suç işlemesi halinde CB’nı “yüce divan” olarak yargılayacak bir yüksek mahkemedir.  
CB, Anayasa Mahkemesi’nin 15 üyesinden 12’sini doğrudan kendisi, 3 üyesini de (Meclis vasıtasıyla) dolaylı olarak seçecektir. (Bakınız Anayasa Madde 146)
Dolayısıyla anayasa mahkemesi üyelerinden, kendisini tayin eden CB’nın çıkardığı kararnamelerin (ve etkisi altındaki meclisin çıkardığı kanunların) anayasa uygunluğunu tarafsızca denetlemesi ve bir suç işlemesi halinde onu yargılayıp ceza vermesi beklenemez.
4.    HAKİM VE SAVCILAR, CUMHURBAŞKANININ MEMURU OLACAKTIR
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), hakim ve savcıları işe alan, tayinlerini yapan ve onları denetleyen bir yüksek kuruldur. Bu kurul ne kadar bağımsız olursa yargı da o derecede bağımsız ve tarafsız olacaktır.
Değişiklikle HSYK’nun üye sayısı 22’den 13’e indirilmiştir.  CB, 6 üyeyi bizzat, 7 üyeyi de (meclis vasıtasıyla) dolaylı yönden tayin edecektir. (Bakınız Madde 14 ile Anayasa 159. Maddesinde yapılan değişiklik)
Dolayısıyla HSYK üyelerinin üzerinde CB’nın (ve adalet bakanının) etkisini bilen hakim ve savcıların, CB’nın (ve adalet bakanının) istemediği kararları vermesi imkansızdır.
Sonuç olarak hakkının gasp edildiğini düşünen bir vatandaş mahkemeye gitmeden önce CB’nın partisinin il ve ilçe başkanına gidecek, ondan hakime, savcıya telefon etmesini isteyecek, onun şefaatini bekleyecektir.

Değerli kardeşim, bunlardan başka HAYIR demeniz için daha çok sebep var.
Ben bunların içinde en önemli gördüklerimi anlatmaya çalıştım.

Saygılarımla.

  KÜRT MESELESİ: Değerli arkadaşlar, 23 Eylül 2023 tarihinde “milliyetçi muhafazakar” görüşlerinin olduğunu bildiğim bir arkadaşımın “Yı...